Vertigo diye bir dert…

0
61
Hülya Sezgin

Bir iş başına gelmeden onun önemini, zorluğunu kavrayamıyor insan. Ben de öyle idim. Vertigo denildiği zaman hafif bir baş dönmesi sanıyordum ve “İşte bedavadan sarhoş oluyorlar, daha ne istiyorlar” diye dalga bile geçmişliğim olmuştu…

Nerden bilirdim ne dert bir şey olduğunu. Bir de ayıpladığın şeyi yaşamadan ölmeyecekmişsin ya hani!.. İşte ben ona “…alay ettiğin şeyi de yaşamadan” diye de ekleme yapıyorum artık…

En iyisi derdimi anlatayım… Hani bir ay önce davetli olduğum çalıştay için Macaristan’a gittim ya, işte ondan on gün önce grip olmuştum. Ben kolay kolay hasta olmam. Hasta olsam da önemsemem, ayakta geçiririm hastalığımı. Bir iki gün oyalandım. Bir baktım şiddetleniyor. Kafam, gözüm ağrıyor… Sevgili komşum ve aile hekimimiz Dr.Levent Korkmaz’a sordum “Nurufen iç Hülya” dedi. Beş gün içtim… I-ııııh… inat ediyor, düzelmiyor ve bu arada da gitme günüm yaklaşıyor… Eczacım aynı zamanda da kursiyerim kızım gibi Hülya Özkan’a telefon ettim “Hülya’m bu hastalık geçmiyor. Üç gün sonra gideceğim, aman bana bir ilaç…” Canım benim hemen bir antibiyotik kaptı getirdi. “Günde iki kere iç abla” dedi. İçmeye başladım… İyiyim…

Ver elini Macaristan… Her şey çok güzel, keyfimiz yerinde… Bol bol geziyoruz, resim çalışıyoruz, sohbet ediyoruz. İlaçlarımı içmeyi sürdürüyorum, on gün oldu ilaca başlayalı. İyi de hissediyorum kendimi, derken ilaçları bıraktım… laf aramızda zaten ilaç içmeyi de pek sevmem. Hem üç gün sonra da İzmir’e döneceğim… Ertesi gün iyiyim… diğer gün öğleden sonra bir baş dönmesi… arkadaşlarıma söyledim ben yatmaya gidiyorum, biraz dinleneyim…

İyi ki söylemişim… Odama çıktım. yatağımın kıyısına gelmemle sanırsın arkamdan 3 kişi saçlarımdan tuttukları gibi beni yere serdiler. Paaat diye yatağa düştüm aynı anda dünya tepetaklak dönmeye başladı… Hiç bir şeye benzemiyor bu nasıl tarif edeyim bilemedim. Oda fıldır fıldır… o döndükçe midem de bulanıyor. Sürünerek banyoya zor yetişiyorum. Yine sürünerek yatağa geliyorum, yatıyorum… fıldır fıldır… beş altı kez bu olay yinelendi. Halim kalmamıştı artık. Arkadaşlarımı aradım. Hemen geldiler… Telaşlandılar… “Benim seyahat sağlık sigortam var, hastaneye gidelim Juli’m” dedim. Haberlerde duyuyoruz ya hani böyle durumlarda helikopterle falan yurda getiriyorlar. Avucunu yala Hülya!.. Yok öyle bir şey!.. Burada sağlık hizmetleri çok pahalı ve sigortan da olsa önce kendin ödüyorsun, sonra dönünce sigortadan alabilirsen alıyorsun sistem gereği. Tam teşekküllü hastane bulunduğumuz yere uzak. Internetten dr.Levent’e yazdım “Vertigo olmuşsun sen Hülya. Şu şu ilaçları al ve iç” dedi. Ama o da olamadı. Çünkü reçetesiz ilaç alamıyorsun. Neyse… Yaşlı anne babası olduğundan doktor gibi olan canım kardeşim Julianna annesinin kullandığı ve çocuklara bile araç tutması için verilebilen ilacı getirdi. İki gün onu içerek İzmir’e sağ salim ulaştım.

Gelir gelmez önce kulak burun boğaz hekimine gittim. “Vertigo” dedi ve baş dönmesi merkezine yönlendirdi. Oradaki dr.hanım benim gözüme deniz gözlüğü gibi camsız kara bir gözlük taktı. Gözlerinizi asla kapatmayacaksınız diye tembihledi. Çünkü gözlük kamera düzeneği ile gözlerimi ekrana veriyor. Meğer insanın başı dönünce gözleri de dönermiş. Başımı tuttu evirdi, çevirdi… sağa yatırdı, sola yatırdı… bir yandan da soruyor “dönüyor mu?” “Evet” diyorum. “Biliyorum gözleriniz de dönüyor” diyor. “Durdu mu?” diye sorusunu yeniliyor “Evet durdu” diyorum. “Gözleriniz de durdu” diyor. Bu işlem bitince anlatmaya başladı:

“Bu hastalık kulaktaki kristallerin oynaması sonucu ortaya çıkıyor. Pek çok nedeni var. Aşırı stresten tutun da uçak yolculuğu, ani sarsıntı ve daha niceleri… Sizinki ağır grip sonrası çıkmış ortaya ve ilaçla tedavisi yok. Baş dönmesi ilacı alırsınız, durur. Fakat sonra yeniden başlar. Hani ayakkabınızın içine taş girer, yara olur. Geçirmek için ilaç içersiniz, geçer. Ancak taş çıkmadığı için yeniden yara olur onun gibi. Bir hafta boyunca ani baş hareketi yok. Yukarıdan tencere almak, ayakkabı bağlamak için eğilmek yok! Hastane yatağı gibi eğimli hale getirdiğiniz yatakta oturur vaziyette uyuyacaksınız. Dikkat ederseniz yüzde yüz iyileşebilirsiniz.”

Nasıl olur… bizimkiler bana hizmet etmeye değil, benden hizmet almaya alışmışlar. Çünkü ben hasta olup yatmam ki… görmemişler… Bu durumu bildiği için ablam “Ben seni bırakmam. Bir hafta bende kalacaksın, ben bakacağım seni” diye ısrar etti. Önce “Gerek yok” desem de gerçeği düşününce ve dönüşünün olmayacağı gerçeğini de göz önüne alınca “Peki” dedim…

Hani birini tanırsın, kendine yakın hissedersin, kardeşim gibi dersin… Ama bir süre sonra bir şey olur, koparsın… “Tanıyamamışım” dersin… “fazla değer vermişim” dersin ya hani… işte gerçek kardeş öyle değil… “tanıyamamışım” diyemezsin doğduğundan beri birliktesin. Birlikte büyümüşsün, sürprizle karşılaşmazsın… öfkelensen bile “öfkelenmiş olmam sevmediğim anlamına gelmez” dersin. Çünkü kendi canın, kendi kanındır, kıyamazsın…

Bir hafta suyumu bile ağzıma tuttular. Bir yandan ablam, bir yandan yeğenim Betül… beni prensesler gibi hissettirdiler. Bir hafta sonra kontrole gittiğimde “tedavi başarılı” dediler… Yalnız iki üç ay daha hafif dönmeler olacakmış…

Yani demem o ki aslının yerini “gibi”si tutmuyor… iyi ki varsın ablam Süheyla Yılmaz… haaa ammannn unutmayayım… iyi ki varsın biricik yeğenim Betül Yılmaz…

Bu arada doktora sordum “Uçağa binebilir miyim?” diye. “Sizin rahatsızlığınızın uçakla ilgisi yok. İsterseniz yarın binin” dedi. Yaşasın… Oley!.. Allah gariban kulunu sevindirmek istediğinde önce eşeğini kaybettirir, sonra buldururmuş ya hani… işte benimki de o hesap… Bir sevindim ki, anlatamam…