Bugün hepimizin 96 yıl önce yeniden doğduğu o kutlu gün. Türkiye Cumhuriyetinin doğum günü. Hepimizin Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun. Mustafa Kemal Atatürk’ün bizlere umutla ve güvenle emanet ettiği en kıymetli eseri Cumhuriyet şimdiye kadar nasıl müdafaa edilmişse bundan sonra da sonsuza kadar varlığını sürdürecektir. Bağımsız bir ülkede insana dair, bilime dair, ülkeme dair hakkım olan;  istediğimi yazma, istediğimi okuma, istediğimi konuşma ve tüm bunları basında yayma özgürlüğünün mutluluğunu bana yaşattığı için Mustafa Kemal Paşamıza teşekkür ediyorum.  O’nu minnetle anıyor rahmet diliyorum. Prof.Dr. Metin Ekici ile gerçekleştirdiğimiz dün ki yazı dizimizin 1. Bölümünde;  Dedem Korkut Kitabı, Orhun Yazıtları ve Nutuk hakkında dile getirdiği sözlerden anlıyoruz ki bu üç kıymetli eserimiz tüm siyasilerin, yöneticilerin ve yönetilenlerin muhakkak okuması ve anlaması gereken bir biri ardınca gelen kutlu eserlerden. Prof.Dr Metin Ekici ile Dedem Korkut Sohbetinin 2. bölümüne bu kutlu günde kaldığımız yerden devam ediyoruz.  O halde Gururunu ve mutluluğunu yaşadığımız Cumhuriyetimizin şerefine bugün Korkut Atamız ile olan sohbetinize Mustafa Kemal Atamızın ‘’NUTUK’’ eseri ile devam etmek bizi ülke olarak kendimize getirecektir. Ataların sohbetiyle geçsin gününüz.

2.BÖLÜM

ÜLKÜ SONSUZ –   PROF. DR. METİN EKİCİ

 

Dede Korkut Kitabı”nı okuduğumuzda; Korkut Ata”nın eserde geçen bilgi ve bilgelik dolu ifadeleri ona nasıl bir kimlik kazandırıyor?

Birinci anlatma olan Dirse Han oğlu Boğaç Han anlatmasında Dirse Han’ın çocuksuz, oğulsuz olması ile ilgili sorunun anlatmasından sonra ne zaman ki Dirse Hanın oğlu olur,  bu çocuk boğayı öldürdüğünde bu çocuğa ad vermek lazım derler. Kim verecek adı? Dede Korkut verecek. Korkut Ata geliyor. Boy boyluyor, soy soyluyor. Şimdi burada tabi “Boylamak ve Soylamak” kelimeleri bizim için dikkat çekici sözcükler. Boylamak: bir anlatıyı anlatmak, soylamak; manzume halindeki veya şiir halinde özlü sözler söylemek, anlatının şiir kısımlarını düzenlemek. İşte Oğuz beylerini övüyor onlara anlatıyor. Şimdi Oğuz beylerini överken söylediği şiirlere soylama adı veriliyor. Dolayısıyla, biz Korkut Ata’nın bir başka özelliğini daha görüyoruz. Korkut Ata şair, Korkut Ata aynı zamanda kopuz çalıyor. Yani bu şiirleri kopuz eşliğinde soyluyor. Korkut Ata aynı zamanda bir ozan, bir anlatıcı. Çünkü; “Bu boyu Dirse Han oğlu Boğaç Han”a armağan etti” diyor. Bu anlatıyı da işte Boğaç’ın olsun dedi. Daha sonra boğayı öldüren oğlanın adı Boğaç olsun dedi.” Şimdi bir taraftan ad veriyor, bir taraftan şiir söylüyor, bir taraftan kopuz çalıyor, yani eş zamanlı olarak Korkut Ata’nın şahsında birkaç özelliği birden görüyoruz. Ozanlık var. Bilgelik var. Sorun çözücülük var. Aynı zamanda; ad verme yani bir aile geleneğini bir Oğuz geleneğini icra etme yeteneğine sahip bir bilge var.  Bütün bunlarla Dede Korkut’u bu özellikleri ile topladığımızda Kamlık döneminin o bilge kişisine kadar Korkut Ata’nın şahsiyetini geri götürmenin mümkün olduğunu görüyoruz. Yani Türklerin ilk mitik dönemindeki her türlü müşküllerini halleden kişilere “Kam” ifadesi Moğolca “Şaman” ama biz Türkçe olarak kam diyoruz. Dolayısı ile Dede Korkut bir kam mıydı? Şaman mıydı? Dede Korkut bir şaman bir kam değil ama bir kaman ya da şamanın sahip olduğu bütün özelliklere sahip olan bir kimliği var.

Peygamber zamanından olan bilge şahsiyet Korkut Ata; Türkler için İslam’ı nasıl yorumlamıştır?

“Kadir tanrı virmeyince er bayımaz. Ezelden yazılmasa kul başına kaza gelmez, ecel vade irmeyinçe kimse ölmez. Ölen adam dirilmez, çıhan can girü gelmez. Bir yiğidin kara tağ yumrısınça malı olsa yığar direr talep eyler nasibinden artuğın yiye bilmez. Urlaşuban sular taşsa deniz tolmaz. Tekebbürlik eyleyeni tanrı sevmez. Könlin yüce tutan erde devlet olmaz. Yad oğulı saklamağ-ile oğul olmaz, böyüyende salur gider gördüm dimez.”

Korkut Ata, aslında burada imanın şartlarını bize açıklıyor. Demek istediğim; Allah’a inanmak, peygambere inanmak, kitaba inanmak,  kaza ve kaderin Allahtan geldiğine, ahiret gününe inanmak, cennet ve cehenneme inanmak ve ölümden sonra dirilmeye inanmak. Bunların tamamını burada Türkçe olarak yani imanın altı şartını bize açıklıyor. Bunlar yazar tarafından Korkut Ata’nın sözleri olarak bize aktarılıyor. Kibirli olan kişiyi tanrı sevmez,   gönlünü yüce tutan erde devlet olmaz gururla kibirle hareket eden kişide beylik ve yöneticilik olmaz.

Tabi mukaddimenin devamında daha başka şeyler de anlatıyor. Dolayısıyla orda bir özetleme yapıyor. Türkler için İslam’ı yorumlayan bir mukaddime orda oluşturulmuş. Dede Korkut’un da bunun temsilcisi olduğu ifade edilmiş, açık bir şekilde. Dedem Korkut’un Kitabı için temel İslami öğretilerin yer aldığı bir kitaptır da diyebiliriz.

 

 

Dede Korkut”un müşkülleri halleden bir bilge olduğunu hangi hikâyede görüyoruz?

Mesela; Bamsı Beyrek anlatmasında Banu Çiçek’in evlenmesi hususu söz konusu olduğunda,  Banu Çiçek’in kardeşi Deli Karçar var. Deli Karçar diyor ki;  işte ben şunları şunları almadan kız kardeşimi Beyrek’e vermem. Her ne kadar araya Oğuz beyleri girip Deli Karçar’ı ikna etmeye çalışsalar da bir türlü kabul etmiyor. En sonunda Oğuz beyleri bu sorunu halledemiyorlar. Böylece Deli Karçar’ı ikna etmesi için Korkut Ata’ya gidip sorunu anlatıyorlar. Tabi öyle Deli Karçar ile herkes gidip öyle rahatlıkla konuşamıyor. Deli Karçar kız kardeşini istemeye gelenleri zaten kendi obasından kılıçla, okla, mızrakla kovalıyor. Korkut Ata gittiğinde onu da kovalamak istiyor ve ona elini kaldırdığı anda Korkut Ata “elin kurusun” deyince Deli Karçar’ın eli tutuluyor ve bunun üzerine yalvarıyor. “Ben ettim sen etme! Senin büyüklüğünü, senin bilgeliğini, senin güzelliğini ben bilemedim, beni affet!” diyor. Deli Karçar, Korkut Ata’ya yalvarıyor ve ondan sonra Dede Korkut dua ediyor tekrar. Deli Karçar’ın eli çözülüyor. Daha sonra Korkut Ata, Deli Karçar’ın bu durumda olmasına rağmen ona kız kardeşi için ne istediğini soruyor. Deli Karçar olmayacak, bulunmayacak şeyler istiyor. Olmayacak, bulunmayacak şeyler derken;  işte bin boynuzsuz Koç getirin,  bin kulaksız şunu getirin, bunu getirin. Dede Korkut öyle bilgece bir çözüm üretiyor ki, tamam senin istediğin davarı, koyunu, aygırı sürüyü her türlü hayvanı vereceğiz der. Der ama, Deli Karçar bin tane de pire, bin tane bit istemiştir. Burada mizahi bir unsur var. Ama Korkut Ata ne yapıyor? Diyor ki “şurada ki ağıla gir, bütün bitler, pireler orda.” Böylece bütün bitler, pireler Deli Karçar’ı sarıyor ve yine Deli Karçar yalvarmaya başlıyor. Şimdi bu sadece mizahi bir örnek olsa da anlıyoruz ki; Oğuz beyleri, gerek aile ilişkilerinde, gerek sosyal ilişkilerinde gerekse daha başka ilişkilerinde sorun yaşamaları durumunda kapısını çaldıkları ilk kişi Korkut Ata. En basitinden biz Korkut Ata’yı hemen hemen bütün anlatmalarda bir şekilde sorun çözerken veya Oğuz boylarının iyiliği için dua ederken, soy soylarken görüyoruz.

Korkut Ata”nın müzik ile ilişkisini nasıl ifade ediyorsunuz?

Kazakistan’daki Korkut Ata hakkındaki anlatmalar Abdimalik Nisanbayev tarafından derlenip yayınlandı ve Türkiye Türkçesine de aktarıldı. Buradaki efsanelerden hareketle; Korkut Ata kopuzun mucidi olarak da karşımıza çıkıyor. Korkut Ata musikişinastır. Çünkü Korkut Ata kopuzun mucididir. Hatta Korkut Ata’nın kopuzu icat etmesi ile ilgili anlatılan efsanede Azrail gelip Korkut Ata’nın canını almak ister ve Korkut Ata da Allah’a yalvarır. Allah’ım ne olur bana biraz daha ömür ver. Tabi Azrail bunu ancak bir şartla yerine getirebileceğini yalnız Allah’ın kendisini gönderdiği vahye göre eğer uyumazsa canını almayacağını, yani ne zaman uyursa canını ancak o zaman alacağını söyler. Uyanıkken, gözleri açıkken, canını alamayacağını, Allah’ın böyle bir emri ile geldiğini söyler. Korkut Ata tabi şunu bilmektedir. Er veya geç uyuyacak. Kopuzu icat eder ve günlerce kopuz çalar. İşte kopuzun sesi bu nedenle çok tiz olduğu ve kopuzun bu nedenle iki telli olduğu bilinir. Daha sonra tabii kopuz geliştiriliyor. Şimdi burada biz birkaç şeyi birden görüyoruz. Bu efsanenin bize aktardığı bilgi Korkut Ata’nın hem kopuz çalmayı bilen hem onu icat eden hem de kopuzla farklı ezgiler çalmak sureti ile “Küy” adını verdiğimiz, biz bugün ezgi sözcüğünü kullanıyoruz ama Kazakistan’da hala Küy sözcüğü tam olarak ezgi veya hava anlamında kullanılır.  Halk müziği havaları diyoruz ya,  işte – hadi bana bir hava çal denildiğinde;  aslında doğrudan doğruya bir ezgiden bahsediyoruz. Kazak Türkçesinde ve Doğu Türkçesinde yani Kıpçak lehçelerinde bunun karşılığı Küy sözcüğü kullanılır. Korkut Ata’nı icadı olduğu kabul edilip bugün Kazakistan’da bilinen bütün ezgilerin, Küylerin mucidi olarak Korkut Ata bilinir. Yani kopuz ile çalınan bütün Türk ezgilerinin tamamı Korkut Ata’dan günümüze miras kalmıştır. Daha sonra bütün Kazak destan anlatıcıları olan akınlar bu küyleri kullanır ve mutlaka destan anlatımına geçmeden Korkut Ata’nın türkülerini çalarlar. Bugünde bu gelenek hala devam ediyor.

Korkut Ata’nın farklı bölgeler de mezarının bulunması acaba Korkut Ata’yı sahiplenmek içgüdüsü mü yoksa coğrafi okumada ki bir karışıklık mı yanlışlık mı? Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kazakistan’ın biliyorsunuz Türkistan eyaleti sahasında Korkut Ata’nın bir mezarı var ve gayet de güzel bir anıt mezar yaptı Kazaklar. Ve hatta kopuz şeklinde, rüzgârla birlikte adeta kopuz sesi çıkartan bir mezar külliyesi var. Azerbaycan da bir başka mezarı var Dede Korkut’un. Bir de Türkiye de Bayburt’un Masat köyünde; Bayburt şehir merkezine yaklaşık birkaç kilometre mesafede. Salur Kazan’ın mezarının ve diğer bazı Oğuz beylerinin mezarlarının da Bayburt’a yakın bu yerde olduğuna dair inanmalar mevcut. Tabii ki Türk boyları böylesine önemli gördükleri atalarının mezar yerleri olarak da kendi yaşadıkları bölgede yaşadıklarını kabul etmek eğiliminde ve bu da doğru bir yaklaşım. Çünkü Dede Korkut gibi şahsiyetlerin birden çok yerde mezarlarının olması bir yanlışlık değil, aslında bir inanma ile o ataya gösterilen saygıyla ve eski, Türk kültüründen günümüze kadar gelen ve devam eden atalar kültü ile ilgili bir sonuç olarak değerlendirmek lazım.

O zaman Dede Korkut Kitabı hakkındaki değerlendirmelerinize geçelim mi? Dede Korkut Kitabı’nın adı ile ilgili dikkat çeken bir yönü söylüyorsunuz? Bu konuda bilgi verir misiniz?

Benim yıllardan beri sorduğum bir soru var. Dede Korkut Kitabı’nın yazarı 11.- 12. yüzyılda yaşadığı bilinen Oğuz boylarının hayatları ile ilgili bütün anlatmaları bir mukaddimeyle 12 boyda toplayıp bir kitap haline 15-16 yüzyılda getirmiş. 300 yıl sonra bu anlatmaları yazıya geçirmesinin gerekçesi neydi? Bu soru çok önemli. Tesadüfen yapılmış bir şey değil bu. Çünkü öteden beri hep sorup durduğum çeşitli röportajlarda veya konuşmalarda dile getirmeye çalıştığım;  hatta 2015 yılında yaptığımız “Uluslararası Türk Dünyası Kültür Kongresi: Dede Korkut ve Türk Dünyası” adıyla yapıldı ve ben bu kongrenin açılışını yaparken yaptığım konuşmam sırasında bütün hocaların bulunduğu bir ortamda sorduğum bir soru vardı. Dresden nüshasının kapağında “Kitab-ı Dedem Korkut Âlâ Lisan-ı Taife-i Oğuzan” şeklindeki adlandırmayı görmemizin sebebi nedir? Müellif ya da müstensih veya bu eseri derceden, toplayıp, düzenleyen kişi aslında ne yapmak istemiş? Yapmak istediği şu mu: Müellif ya da müstensihin yapmak istediği şu muydu? Kendisinin bir dil bilincine, dil şuuruna sahip olduğunu görüyoruz. “Âlâ Lısan-I Taıfe-I Oğuzan” ifadesi ile Oğuzların dili üzerine diye bir ifade kullanıyor. Oğuzların dili ile Dedem Korkutun Kitabı. Arapça değil Farsça değil. Dönemin geçerli dili olarak 15. yüzyılda Arapça ve Farsçanın devletin yazışma ve edebi dilinde yoğun bir şekilde kullanıldığı bir ortamda bir adam çıkıp “Alâ Lısan-I Taıfe-I Oğuzan” ifadesini kullanırken, kendisi de Arapça ve Farsça tamlama yapmak sureti ile eser adı oluşturmasına rağmen şunu anlatıyor “Oğuzların dili üzerine Dedem Korkut Kitabı”. Anlıyoruz ki bu kıymetli eseri kaleme alan müstensihin Türkçeci bir tarafı ve tavrı var. O dönemde edebi dilin ve yazışma dilinin tesirine rağmen böyle bir duruş sergilemiş.

 

 

Peki hocam sizi araştırmaya sevk eden soru veya düşünce sadece bu muydu?

Şimdi; Ülkü Hanım o dönemki genel eser adlandırmalarına baktığınız zaman şöyle bir tablo görürsünüz. Türk yazıcılık geleneğinde bir kitap oluşturulurken bir eser, kitap şekline dönüştürülürken üç adlandırma tarzı var.  Ya da dördünden de bahsetmek mümkün. Kutsal bilgilerin ve fen bilgilerinin toplandığı eserlere “kitap” sözü, lafzı kullanılır. “Kitab-ı Mukaddes” yani mukaddes kitap diğer tarafta neyi görüyorsunuz. “Kitab-ı Bahriye”, Piri Reis’in eserinin adı. “Denizcilik Kitabı” yani fenle ilgili bilgilerin toplandığı eser. Ama Battal Gazi’nin hatıralarının, yaşadığı olayların, hayatının anlatıldığı eser için “Kitab-ı Battal” demiyor,  “Battalname” diyor. Oğuzların bütün cenklerinin mücadelelerinin anlatıldığı eserinin adına “Oğuzname” deniliyor. İyi de bütün bunları gören bu eserin yazarı neden “Dede Korkutname” demedi de “Kitab-ı Dedem Korkut/Dede Korkut Kitabı” dedi? Yani kitap lafzını bu adam niye kullandı? Kitap lafzının hangi tür eserler için kullanıldığını bilen ve Oğuzların dili ile bir eser oluşturuyorum diyen bir kişinin Türkçe konusundaki kararlılığı, bilinci zaten birinci duruş. İkinci duruş ise Dede Korkut’un kitabı demek sureti ile ben Türklerin kutlu kitabını yazıyorum şeklinde bir açıklamaya gidiyor. Çünkü manzum şekildeki o dönemdeki eserler için tipik adlandırma “Divan” sözüdür. Sözcüklerin yani sözlük şeklinde oluşturulan eserlerin adı da “Divan”dır. Divanı lügati’t Türk. Baki Divanı, Fuzuli Divanı, Nedim Divanı, filanca divanı, falanca divanı. Tarihle ilgili eserlerin adında ise “Tevarih-i bilmem ne… Yani “Tevarih” sözcüğü kullanılmış,  ama kitap lafzı gelişigüzel kullanılmıyor.  Sadece dini eserler, yani kutsal kitap başta olmak üzere peygamberlerin hayatı ile ilgili eserler için bile kitap lafzı öyle gelişigüzel kullanılmıyor. Ama burada Dede Korkut Kitabı için “Kitab-ı Dedem Korkut Alâ Lisan-ı Taife-i Oğuzan” adında “kitap” sözü, lafzı var.  Şimdi bunun günümüz Türkçesine aktarımı işte Muharrem hocanın dediği gibi “Dede Korkut Kitabı” önce bunu anlıyoruz. Baştan beri, yani iki binli yıllara kadar Dede Korkut Kitabı’nı çalışan hiç kimsenin dikkatini çekmeyen bir adlandırma hakkındaki soru benim sorum. Benim ilk defa üzerinde vurgulama yaptığım ve sorduğum ve o dönemdeki yazıcılık geleneğinde eser adlandırmalarının nasıl yapıldığı ile ilgili yani yüksek lisans tez çalışmamdan itibaren aklımdaki sorulardan biri bu. Neden bu eserin müellifi, müstensihi, düzenleyicisi böyle bir eseri yazma ihtiyacı duymuş?  Ve eseri yazdıktan sonra eseri nasıl ve neden bu şekilde adlandırmış?

 

 

YARIN PROF. DR. Metin EKİCİ İLE DEDEM KORKUT SOHBETİMİZİN 3. BÖLÜMÜNDE GÖRÜŞMEK DİLEĞİ İLE.

SEVGİYLE KALIN.

CUMHURİYET İLE YAŞAYIN.

“TÜRK-İSLAM SENTEZİNİN EN GÜZEL TEMSİLCİSİ DEDE KORKUT’TUR”