Nevin Çınar

Bazen öyle çaresiz zamanlarımız olur ki, ne düşüncelerimiz sığar yüreğimize, ne yüreğimiz sığar bedenimize… Ölmeden mezara giresimiz gelir… Bir çıkış yolu ararız kendi aklımızca.
Ama heyhat!
Yapabileceğiniz, çözüm üretebileceğiniz bir durum değildir.
İyi ki sığınacak bir Tanrı var her zaman, yoksa nasıl bu durumlara dayanır, göğüs gerer, yaşardık.
Düşünebiliyor musunuz? Daha tam ‘oh’ demeden tekrar aynı şeyleri yaşayacağım…evet ben!
İçimde hissetiğim duygulara renk versem, kırmızı olurdu; öfke, korku, nefret.
İnsan bildiklerini, yaşadıkları acıları, korkuyu tekrar yaşaması korkunç, içler acısı.
‘Korkunun ecele faydası yok’ derler, bilgelerimiz.
Evet zorlu bir sınav daha.
Bu sınavı da başarı ile vermem boynumun borçu, tabii Allah’ın izni ve doktorlarımın çabası ile.
Yaşadıklarımı, neler olduğunu bütün tafsilatıyle, dilimin erdiği kadar anlatmaya çalışacağım, müsaadenizle tabii.
Zaten anlatamazsam yaşadıklarım içimde küf tutacak, nefesim yeşil yeşil insanları kaçırtacak gibi kokacak.
Artık, bu arkadaşınızın küflenmesini istemezsiniz, herhalde.
Evet, onlarca ay bende kalan misafir gitti diye sevinirken ( bu sevinç iki yıl sürdü) yavrusu çıka geldi.
İnanın kapıyı açmadım ama, o nasıl yapmış, etmiş girmiş bile, izinsiz.
Şaka bir yana, diğer mememde yine habis lezyon ( kanser).
Allah’tan daha büyümemiş, saçaklanmamış…Küçük bir şey yani.
Yine savaş miğferimi giyip, yenebilmek için gülerek, mutluluğu doruğunda yaşayarak savaşmam lazım.
Bıkmak, usanmak, yılmak bu hastalıkta olmaması,yaşanmaması gereken önemli duygular.
Yaşadığımız Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu düşünecek olursak, nasıl söylediğim duyguları yaşayacağım?
Bilinmez denklem…Çözebilen beri gelsin, yardım etsin, yani.
Allah herkese yar ve yardımcı olsun, deyip hastalığıma geri döneyim.
Yanılmış olabilirim ama, ben bu hastalığımın sebebini özel hastanede buluyorum.
Niye ? derseniz; kontrollerimi Dokuz Eylül Hastanesi’den, “özel Su Hastanesi”‘ne aldım.
İşte, bende ki akıl(!)
Kontrollerim, önce iki sene üç ayda bir,iki seneden sonra altı ayda bir yapılmaya başlandı.
Son konturolerim de (Mamografi, ultroson, akciğer filmi, kan olayı) Onkoloji doktorum tarafından olumlu, temiz bulundu.
Bende çok rahat yaşamıma huzur, emin biçimde devam ediyorum… ta ki memede ödem hissedinceye kadar.
Allah için, ikibucuk ayda kanser oluşur mu?  hem de bir, bir buçuk santim.
Nasıl bir kontrol?
Nasıl bir duyarsızlık?
Birde doktorum ‘bu beni aşar, cerraha göster’ diye adeta başından savdı..belki ben öyle algıladım, bilemem..?
Atatürk ne demiş; “Beni Türk doktorlarına emanet edin”.
Ama, gözlerine bakınca “dolar” görmediğimiz doktorlara diye eklemem şart oldu.
Zaten özel hastaneler ‘ticarethane’ olmuş.
Cumhurbaşkanı ‘Onkoloji hastaları hastanedeki tedavilerinden üçret alınmayacak’ dedi.
Dinleyen kim?
Onlar vakıf parası ya da başka olgular göstererk almaya devam ediyorlar.
Yediğim şamarlardan sonra aklım başıma geldi ‘Yürü kızım, prof. dr Ali İbrahim Sevinç beye”.
Her ne kadar hastane olarak güven duymadığım, insanlara davranışlarındaki hoyratlığa gıcık olduğum, sistemlerin zırt, pırt bozulduğu, gitmeyi istemediğim bir hastane.
Amma, sevdiğim, değer verdiğim ve inanılmaz güvendiğim sevgili doktorum Ali Sevinç bey Dokuz Eylül Hastanesi’nde.

**       **

Muayene ve malum sonrası…
Tabii yeniden bir makineden girip, diğerinden çıktım.
Son ‘pet’ çekimi ve netice memede lezyon.

Prof. Dr. Ali İbrahim Sevinç

Sevgili doktorum Ali bey, biopsi(aspirasyon biopsisi) yapılmasını, ona göre karar verileceğini söyledi ve kendi yönlendirdi, sağ olsun.
Lokal anestezi ile memeden parça alınırken canım çok yandı inanın, avaz avaz feryat etmek istedim, acıma, kaderime.
Kancalı iğne(tahminim), mememde adeta geziye çıktı…Bir taraftan bilgisaraya bakan dr’un yönlendirmesi ile diğer Doktor habis ur’u arıyor.
Düz gittiği gibi, dönemec yapıp, sağa, sola saptı veeee en nihayetinde kaçağı yakaladı…bir kaç parça koparıp biyopsi için gönderildi.
Sancılı bir beklemeden sonra netice, evet yine “meme kanseriyim”.Kesinleşti.
İnsandaki ilk tepki, isyan, üzülmek, hatta bağırarak, ağlayarak feryat etmek.
İnanın belki sizlere tuhaf gelecek, tedaviyi bile ‘ret’ edecek durumdaydım. Psikolojik durumunun ne kadar vahim olduğunu tasavvur edebilirsiniz.
Amma sağlıklı kafa ile düşününce “ölüm Allah’ın emri” ben tedavi olmazsam,lezyon (kanser) vücuduma halı gibi yayılacaklar sonra acı, pişmanlık içinde kıvranacağım.
Dedim ya, aynı şeyleri ikinci defa yaşamak, ilkinden çok zor.
Çünkü, ilkin de cahilsiniz ama ikincisin de başınıza neler geleceğinin bilincindesiniz.
Lütfen, artık teknoloji devrindeyiz, herşeyin çaresi bulunuyor.
Kanser denen illet dünyada inanılmaz yayılmışken, niye hala ilacı bulunmaz.
Bence, büyük ilac firmalarının oyunu.
Onlar için insanların yaşadıkları acılar ya da ölümleri hiç etkilemiyor…varsa yoksa para, para…neyse.
Kendi kendime ” ben bu hastalığının bütün sıkıntılarını , acılarını, yeni aletlerin üzerimde tatbiki yapılmadan, illet beni bırakmayacak…Yani bir nevi ‘Kobayım’.Doktorları dinlemekten başka çare yok.

Prof. Dr. Aziz Karaoğlu

Daha önce tedavimi yapan bayan onkoloji doktorla sinir harbi yaşadığım için doktorumu değiştirdim.
Onkoloji doktorum Prof. dr. Aziz Karaoğlu.
“Nevin hn. port takalım” dedi
Damarlarım artık feryat ettiği, hiçbir iğne girişlerini kabul etmediği için ‘Port’ takılacak.
Kapı da sıra beklerken heyecan son raddede…yerim de duramıyorum, çünkü daha evvel yaşamadığım için başıma ne gelecek bilmiyorum.
Neyse, İsmim söylendi ben kuzu gibi, içerideyim.
Yine ben saftırak kadın, bunu basit bir işlem gibi algılarken, öyle değilmiş resmen küçük bir ameliyat, lokal.
Ölü gibi, kımıldamak yasak.Eller başının üstünde… teslim olmuş vaziyet.
Üzerime delikli bir yeşil bez, sadece memem açıkta.
Bir ara kendimi ölmüş, üzerimi örtmüşler gibi geldi sonra beynim kendi kendine konuşmaya başladı.
“Ehh be saftirik kadın, ölüm bu kadar kolay mı? şaçmalama ” diye, zihnimin derinliklerindeki düşünceleri gün yüzüne çıkarmak için aralanmış olan perdeyi tamamen kapattım. Rahatladım doğrusu.
iğnelerin biri girdi, biri çıktı, iğneli fıçı oldu benim zavallı göğsüm.
Amma ne yapabirimi ki, eli mahkum.
Doktor çok tatlı genç…son derece sosyal, konuşkan, saygılı biri.
Hem ameliyat yapıp, hemde de beni yaptıkları ile bilgilendirdi.( belki de sorgulayan beynim burada da devreye girdi…adam yanıt vermek zorunluluğu hissetti, bilmiyorum)
Yeni yetişen doktorlarımızda empati yeteneği tavan yapmış, daha insancıl geldi.
Malum, doktorluk mesleğinde belli bir yere gelenlere ulaşmak zor… Cool insanlar (Dikkat; genelleme yapmıyorum, çoğu…sonra beni aramayın).
Hele hele isimlerinin önüne ünvan artıkça, “Ego” ları tavan yapıyor.( dikkat; yine coğu  diyorum)

**     **

Evet, şimdilik her şey yolunda gibi.
Bugün Kemoterapi günüm.
Beynim, hükmünü kaybetti.
Bütün organlarım özgürlüğünü adeta ilan etti, idareyi elle aldılar.
Midem bulanıyor, karnım heyecandan ağrıyor, kalp deseniz ritmini bozdu, bir hizlanıyor, bir yavaşlıyor,eller de titreme , soğuma başladı.
Yani, bütün vücudum uçtu, her organım istediği gibi koşturuyor, uyku desen o’da onlara ayak mı uydurdu ne…yok.
İtibarını, hükmünü kaybetmiş beynimle bekliyoruz, sonucu.
Uykusuz gecenin sabahı, ufak bir atıştırma yapıp hastaneye gideceğim.
Önce benim canım, her daim yanımda olan, sıkıntılı günlerimi onun tesellisi ve yardımı ile atlatmaya çalıştığım, aşkım, oğlum Burhan’ım sabah  namazında numara almaya gitti.
Hastane, sizlere birkaç gün önce randevu verse de inanmayın.
İlk adını yazdıran kazanıyor…yani ilk o kimse giriyor. Bingo!
Unutmadan yazayım, erken saatte gidenler için dış cam duvarına isimlerini yazsın diye üzerine taş konulmuş A4 kağıdı.
Şaka değil yemin ederim, ciddi söylüyorum.
Koskoca hastanedeki ilkelliğe bakar mısınız?
Birde “Sağlık’ta” devrim yaptık diye övünen bir iktidar(!).
Neyse, yakışıklı yavrumun sayesinde ilkler arasında kemoterapi salonuna adımım attım.
Ve atarken içinden bildiğim bütün duaları okudum.
Güçlü olmalıyım çocuklarım beni çok güçlü görmeli ki, üzülmesinler derdindeyim.
Aklıma geldikçe dua ederim.
Biliyorum, hiçbir dua boşlukta kalmaz.
İnsan kalbinin en içli bestesi değil midir? dualar.
Her telefonla konuştuğum, gördüğüm  arkadaşlara ‘Dua edin’ derim.
Birden, sanki sihirli bir el beni sıvazladı, bütün kötü duygularım, korkularım yok oldu, adeta.
Hastalık beni değil, ben hastalığı yeneceğim…Allah’ın izniyle.
Kemoterapi hemşireleri, hastalarının bolluğundan bıkmış, oradan oraya koşturuyor.
Benim şansıma tatlısı, ağzından bal damlayan dersem abartmamış olurum, hemşire düştü. EBRU
Balık etinde bir bayan ama Maşallah arı gibi.
En sevindiğim, bu kemoda bulantının azamiye düşmesi.. halsizlik, baş dönmesi artık önemini bende yitirdi.
Yani, sevinçliyim…inanın zıplayıp oynayasım var hemde deliler gibi.
Sevincim ertesi gün ağrıya bıraktı.
Yerimden kalkmam zor, iştahsızlık deseniz hat safhada, zor bir şeyler yiyebiliyorum o da yaşamak, ayakta kalabilmek adına.

**     **

Onkoloji doktorumdan bahsetmezsem olmaz.
Prof. Dr Aziz Karaoğlu.
Daha önce kadın dr. gözetimi altındaydım, aman ‘anamdan emdiğim sütü burnumdan getirdi ‘ diyebilirim, rahatlıkla.
Kadın Dr. erişmek, Cumhurbaşkanı’na erişmekten zor.(lafın gelişi tabii)
Daha doğru söylemek gerekirse, erişemiyorsunuz. Yasaklamış!
Tabii işin şakası amma, hakikatten ulaşılmazlar arasında kadın.
Kadın olmak güzeldir.
Bazen karışık, komplikedir; ama güzeldir.
“kadınlar kadınların düşmanıdır” tezi doğrudur.
Dikkat edersek, her olumsuz olayın arkasında umumiyetle kadın vardır.
Başrolü genellikle erkekler oynuyor oysa da, aslında kilit kahramanlar hep “diğer kadınlar” oluyor.
Şöyle bir anımsarsak, çoğu masallara bakacak olursak, durum pek farklı değildir…kadın kadına eziyet eder .
Misal; Kül kedisi…herkesin bildiği hatta ezbere bildiği masal.
Aslında kadınlar arasında yaşanılan bu çekişmeler her daim erkeklerin ekmeğine yağ sürüyor ve kadın özgürlüğünün önünde en büyük engel yine hemcinsi, kadın oluyor.
Kadınlar arasında dayanışma var gibi gözükürse de ortaya atılacak en ufak bir “bit” dayanışmayı tuzla buz edecektir.
Kadınlar, kadın kısmıyla değil de erkeklerle daha rahat bir dayanışma, ittifak kurabiliyor.(Bakın, yine genelleştirmiyor, bazı kadınlar…İsterseniz çoğu diyebiliriz)
İş yerlerine dikkat edecek olursanız, kadınlar arasında sürtüşme, rekabat vardır.
Hele hele kariyer yapmak isteyen, bir yerlere gelmeyi ilke edinen kadın, engelinde kim varsa ve de özellikle kadınsa bütün dişiliğini, şeytani aklını kullanarak yok eder.
Hayatı pahasına olsa da!
Kadın, kadını çekemiyor kardeşim, bu kadar!
Esasen benim için” Feminist” yakıştırması yaparlar.
Çünkü, gerek yazılarımda gerekse konuşmalarımda fazlasıyle feminist cümlelerle süsleyerek erkek hegomanyasına verip veriştiririm.
Ama aslın da kadın- erkek eşitliğini ilke edinmiş bir zihniyetteyim.
Neyse ben yazıma döneyim, müsaade ederseniz.
Evet, bu kadın doktor, başka birileri ile iletişim kurduruyor.
İnsanoğlu ilk ağızdan duymak ister, kendi hakkında ki yaşanılacakları/ yaşayacakları durumunu…
Ammaa nerede o hassasiyet, vicdan, empati yapma yeteneği…
Birde karşısındaki “Onkoloji” hastası.
Malum asrın belki de en süreçli, en yıpratıcı, zor hastalığı.
Onun için bu sefer erkek dr. tercihimdi… iyi ki böyle karar vermişim.
Erkeklerin kadınlara göre, daha kaprissiz, anlayışlı, art niyetsiz olduğu hükmünü kanıtlamış oldum, kendimce.,
Malum genelde, doktor deyince, kendini ayrı ırktan gelmiş gibi kabul eden, mağrur, hastasıyla konuşmayı bırakın, hastalığı hakkında bile malumat vermeyen, asık yüzlü insanlar gelir.
Sevgili Aziz bey, bütün bu yazdıklarımı çürüten, şok yaşatan bir doktor. Eksik yazmışım… Profesör Doktor Aziz Karaoğlu.(Prof. dr. Ali Sevinç bey gibi.. ama Ali bey benim için bir numara)
Hastalarına her yönden yardımcı… bazen bir psikolog, bazen aile danışmanı ve öncelikle de onkoloji doktoru.
Aslında doktor fobim var bile diyebilirim.
Hatta daha ileri götüreyim, inancım yok denecek kadar zayıf…Amma, Aziz beyin tutumu ve sonrasındaki sinerjisiyle azaldı.
Doktorumu sevdim.
Yüzü gülüyor ve hipokrat yeminini inanarak uygulayan, insan sevgisi çok ( kişiye göre değil, her kesime) empati yapabilen nadir doktorlarımızdan.
Hele, ağzı bal akıtıyor.
Hastalarına karşı nazik, anlayışlı, ilişkisini tedavi süresince ve sonrasında da candan devam ettiren, doktor.
Bence, ailesinin büyük payı var…Ailesinden gelen yardım kültürünü, sosyal duyarlılığını ve insan sevgisini kuşaklar arasında bağlantı kuran, düşünür ve eylem insanı.
Sevgiyi her şeyden daha çok önemsediği, hatta bazı yapacaklarının bile önüne geçirecek kadar içselleştirdiği,
davranışlarından bariz bir şekilde anlaşılıyor.
Birde sanat sevgisi, ileri boyutlarda.
Nereden mi anladım?
Muayenehanesinin duvarları, hastanedeki odasının duvarlarında muthiş tablolar…onlarca paraya kıyıp almış…sanat sevgisi.
Doktorumdan önce tablolara gözüm takıldı ve ne kadar ince ruhlu olduğunu belli etti…Sanat ruhu işte!
Çok mu methettim ne, sonra nazara gelecek doktoruma…Kıyamam! Allah için.
Bari “Şamanızm” den bizlere geçen adetlerden, kulağımı çekip, sert bir yere, misal duvara üç kere vurayım…Tak, tak, tak… Allah korusun, kimlerden? Kıskananlardan (Onkoloji hastalarının onu tercih etmeleri) kem gözlerden vs vs vs.
Ona gitmek, sohbetini dinlemek hoşuma gidiyor… yalnız, birde bana konuşma hakkı verse(!). (Ha ha haaa)
Buradan saygı ile kendisine teşekkür ederim.
(İnsanoğlunun bence en büyük sermayesi sahip olduğu serveti, ünvanı değildir… Ya ne derseniz; taşıdığı karakteridir.Nokta
Ben, insanlara birden ısınan, seven bir karakterde değilim ama, Aziz bey benim için değerlidir.
“Değer”vermek ağırdır, taşıyabileceğine emin olduğumuz kişilere verilmeli. Bunu da alt yazı olarak geçeyim dedim.)

**    **

Ah ne zor zamanlar yaşıyorum. Yüreğim kan ağlıyor.
Kendi kendime dayan yüreğim, biliyorum gözlerimden çok sen ağlıyorsun ama lütfen dayan.
Gecenin en karanlık olduğu zaman, sabaha en yakın olduğu vakittir.
Yarınlar doyumsuz mutluluklara gebe…Bırakma yüreğim kendini hüsrana!
Dayan ki, çocuklarıma örnek güçlü bir anne olabileyim, bu zor hastalığı yenebileyim.
Evet,ilk haftalık kür daha az etkiledi sarsılmış, yorgun, bitkin vücudumu.
Tek zoru iştahımın bıçak keser gibi kapanması ve devam eden yorgunluğumun artması.
Omuzlarımda ağır bir yük var gibi, kollarıma prangalar, ayaklarıma demir külçeler geçirmişler gibi hissediyorum.
Bırakın yataktan çıkmayı, kıpırdamak bile eziyet geliyor.
Çevrem, yurttan sesler gibi aynı şeyleri söylüyordu bana.
Neymiş efendim, ben çok güçlü, inançlı bir kadınmışım! Ama değilim, herkes gibiyim, belki herkesten daha zayıf… çünkü herkesten fazla yaralandım.
Dolduruşa mı geldim, yoksa hakikatten yaratılışımdan mı, kendimi inanılmaz güçlü hissediyordum.
Zaman o kadar hızlı geçiyor ki, işte ikinci ilaç günüm geldi…saatleri  durdurup gelmesini istemediğim ama sağlığım için mecbur olduğum durum.
‘Boynum kıldan ince’ diyerek kan merkezindeyim.
Kan merkezi, Kemeraltı çarşısı adeta.
Sıra yine…Türkiye’nin kaderi, sırasız olmuyor.
O gün teknik bir arızadan dolayı sistemler durmaz mı?
Herhangi bir bilgi veren yok…
Zaten yanlarına yanaşıp bir şey sormak mı? Allah korusun…suratlar beş karış, zannedersiniz o arızayı biz, hastalar yaptık.
Öyle, sürü psikolojisi ile herkes bekliyor sakin, sakin…İnanın iki buçuk, üç saat.
Bir ara durduğum yerden kendime baktım, kök salmış mıyım?, diye (ha ha haaaaa)
Ne bileyim, koca Dokuz Eylül Hastanesi, bir çözüm üretemez mi? Elemanları bu kadar yetersiz mi?
Sonuç, sistem düzeldi ve kan olayını kazasız, belasız hallettim.
Ancak bugün İzmir’deki her devlet hastanesinde sistem sorunları var, ne yazık ki.
Mesela doktorunuz tedavi sürecini özetliyor. Ancak bir bakıyorsunuz onun söylediği ya da istediği Magnetik rezonans (MR), biyopsi, EKG, PED, mamografi, tomografi gibi tüm işlemler havada kalmış!
Nasıl olur demeyin, şöyle ki; doktorun şu tarihte şunu yaptırın dediği tüm bu olası işlemleri söylenilen zamanda yapamayabiliyorsunuz.
Kimini aynı devlet hastanesi para alarak doktorun istediği tarihte yapabiliyor. Ama normal şartlarda yetiştirmeniz mümkün değil.
Yani elin conisi bir düğmeye basıp gönderdiği sinyalle en iyi döngüde 55 milyon kilometre uzaktaki Mars’taki robotunu yönetiyor. Ancak bizde doktorunuzun uygulamak istediği tedavi süreci için kapı kapı gezmeniz servisten servise girmeniz gerekiyor. Sistem neden doktora bağlı değil, hasta böylesine yoruluyor anlamak mümkün değil.
Hastanelerin bu konuda acilen bir sisteme kavuşturulması gerekiyor.
Başka bir sorun da:
Malum onkoloji hastalarının En büyük sorunu ise enfeksiyon kapma. Çünkü tedavi sürecinde bedeninizin savunması yok.
Kalabalık ortamlar, AVM’ler vs ve hastaneler! En büyük risk hastanelerde!
Ama hastanelere dikkat edin! Olası bir grip zatüreye dönüşüp hastanızı kaybetmenize sebep olur.
Peki devlet babanın koyduğu bu karmaşık sağlık sisteminde bu riske karşı 3 kuruşluk bir maskeden fazla önlem alma şansına sahip misiniz? Hayır!
Şöyle anlatayım, diyelim ki cuma günü kemoterapi göreceksiniz, yani size serumla belli bir süre boyunca ilaç verecekler.
Bir gün önce kan testi olmak zorundasınız.
Hastanelerin en kalabalık olduğu yer kan alma üniteleridir.
Her çeşit hasta bulunur, en büyük enfeksiyon riski olan yere gidip sıranın size gelmesini beklemek zorundasınız.
Hocalar kendi reklamlarını yaparak işaret ediyor ya, biz reele, gerçeğe, hayatın ta kendisine gelelim.
Kanınızı verdiniz diyelim, en iyi ihtimalle 2 saat sonra onkoloji polikliniğine gidip sonucunuzu almanız ve kemoterapi alacağınız bölümdeki doktora gidip gözükmek zorundasınız.
Orada da sıranızı beklemek zorundasınız.
Ortalama 5-6 saat daha hastanede enfeksiyon riskiyle karşı karşıyasınız!
Allah’a emanet bir durum bu.

**   **

Evet ne kadar sakınırsan, gelir seni bulur misali, port takılırken enfeksiyon kapmışım.
Buyur buradan yak…’yağmurdan kaçarken doluya tutuldum’, diyebilirim rahatlıkla.
Eyvah ki ne eyvah!
Hastalarımızın tedavi sürecinde vefat edenlerin en az yarıdan fazlası bu enfeksiyon belası yüzünden ölüyor.
Bu hastalıkta enfeksiyon ölüme davetiye çıkarmak gibidir… kısaca öldürür!
Ben kendimi ölüme hazır hissetmiyorum, yapacağım çok işler var.
Korku benliğimi sardı, ister istemez.
Doktor, antibiyotik verip başından savdı.
Bütün hastanelerde enfeksiyon olayı yaşanır ama, Dokuz Eylül Hastanesi ‘nin adı çıkmış…”Hijyenik ortam arayamazsınız. Kontrolsuz, başıboş hastane” diye.
Benim bu durumumu kim üstelenecek? Hiç!
Hastane ‘ticarethane’ olmuş, çıkmış zaten.
Birçok doktorun gözlerinde dolar yansıyor.
Duyumlarıma göre, ameliyat için bazı aletler, ilaçlar hasta yakınlarına aldırılıyor(muş).
Peki, sağlıkta reform niteliğinde yenilikler yapıldı, hükümet adamlarının ifadesine göre.
Bu mu?
Kendimi kaybedip söylene söylene hızla orayı terketim.
Sinir kat sayım o kadar yükseldi ki, beynim uğuldamaya, ellere titremeye, ayaklarım beni taşıyamaz duruma geldi.
O kadar üzgünüm… n’olursa olsun kati kararımı verdim, tedavi olmayacağım.
Çevrem birlik olup üzerime üzerime geliyor ” olmaz, tedavi olmak zorundasın, kendin için değil bizim için” diye.
Amma ikna etmeleri imkansız.
Son çare Serdar’ım onkoloj Dr. Aziz bey arayıp bilgilendirmiş,
Aziz bey tel. bana döndü ‘Hayır’ dedikçe ‘olamaz yüz yüze görüşelim” ısrarını kaçış olmadığı için kabul ettim.
Hiç unutmam cuma günü Alsancak’taki yerindeyiz.
Bir çocuğa nasıl nasihat edilir, beni karşısına alıp tek tek izah etti, sorularıma yanıt verdi.
Gözlerini kırpmadan gözlerime dikti, hiçbir zaman kendimi böyle güçsüz hissetmemiştim.
Adeta beynimdeki negatif düşünceleri silip, pozatif düşüncelerini enjekte ediyordu.
Sesini duyabılmek, söylemlerini anlayabilmek için, bütün dikkatimi vermek durumundayım.
Uzun zamandır kayıp olan hafızasına kavuşmuş bir hasta gibi hissediyorum.Salak gibiyim. (her zamanki halim mi? Bilmem(!))

 

Aklımı başıma getirdi ya da söylemleri ikna etti, kabul ettim ama, başka bir hastanede.
Methini çok duyduğum ‘Özel Gazi Hastanesi’ ikinci adresim oldu. Söylemeden geçemeyeceğim, SGK ile anlaşmalı.
Daha hastanenin kapısından içeri adımını atıyorsun, gülen yüzler.
Onkoloji hastaları için ayrı yer anında işlemlerin görülüyor ve çalışan arkadaşlar yerinden kalkıp sizlere yardımcı oluyor.
Hoş, aslında olması gereken durum ama bizler diğer hastanelerde itilip, kakıldığımız, hatta sert sözlere maruz kaldığımız için, böyle hastaneleri hayretle karşılıyoruz.

**   **

Onkoloji servisi beşinci katta.
Serdar’ımın  kolunda cam kapının önündeyiz.
Zile bastık, kapıyı yine güler yüzlü hemşire açtı ‘Günaydın, hoş geldiniz’ diye.
Arkadan şeker gibi tatlı, hemşire geldi.. o da aynı yuz ifadesi ile.
Bende ‘şok şok’.
Böyle hastaneyi, ancak Avrupa’da ya da rüyanda görürsün.
Doktorun odasına alındık.
Doktor Kırgıztanlı ama Ege Üniversitesinde tahsil görmüş, Türkçesi fena  değil.
Durun adını da yazayım, tabii bakarak…DR. Bermet Junushova.
Şunu belirtmeden geçemem, PROF.Dr: Aziz bey kontrolü altındayım…Onu bırakamam.
Dr. Bermet, cana yakın, hastaları ile ilgili hem de çoook.
Yalnız, yüz ifadesi hep aynı …Hani botoks yaptıran kadınların güldüğü sevindiği , üzüldüğünü anlayamazsınız  ya…
O kadar olmasa da, yüz ifadesi biraz sert ve gülmeyi bırakın, tebessüm ettiğini zor görebilirsiniz.
Demek ki, onların ülkesindeki kültür böyle. ( beynimle konuşuyorum)
İşini severek yapması, hareketleri onu sevimli kılıyor.( bunu yazmak zorundayım, eli mahkum)
Hastane prosedürü ne gerektiriyorsa hepsi yapıldı. Geçmişteki ve şimdi yaşadıklarımı sorgulayarak, girişimi yaptı.
Dr. Aziz bey, düzenli çalışan doktor olduğu için zaten tedavilerimi dosya açtırıp, sıralamada hata olmadan, elime vermişti ( kendisinde de aynı dosya mevcut.)
Kemoterapi odası…( Özel Gazi Hastanesi Onkoloji servisinin daha yeni açılmış…iki aylık bir geçmişi var).
Beş kişilik ve içerisinde beş yatar koltuk.(aynı şekilde başka odası da var… oda oda kısaca diyebilirim)ve Hemşire Ayşe hn. masası.
Daha içeri girerken elimi tuttu sevgili Ayşe han.
Ne güzel, özlenen, güç veren, sakinleşmenizi sağlayan bir iletişim.
Ayşe Canıtez, soyadı gibi felaket hareketli, işini çok ama çook seven bir kadın, hemşire.
Uzun yıllar, yirmi, yirmibeş yılını Ege Üniversitesi Hastanesi’nde onkoloji bölümünde çalışmiş.
Bu kadar işini seven, özveri ile çalışan, sevimli, bilgili, hastalara yakını gibi candan davranan daha ne bileyim, aklınıza ne gelirse onda mevcut olan bir hemşire.
Sevdim… artı istediğin mevzuyu rahatlıkla konuşur ve birşeyler öğrenebilirsiniz, ondan.
Diyorum ya, sevdim.
Haa unutmadan onun yardımcısı Adalet hemşiremiz de çok tatlı.
Yeni mezun olmuş hem de birincilikle.
Ben ona yeşil gözlüm, güzeller güzeli diye hitap ediyorum.
Ya, çok tatlılar, onların yanında kendimi ablaları gibi yakın hissediyorum.
Tabii her şey karşılıklı.
Ayşe hemşire onu da kendi gibi yetiştirip, eğitiyor.
Yüzleri hep gülüyor ve sıkılmadan, sorduğumuz suallerin yanıtını anında veriyorlar.
Pardon pardon birde cimcime sekreter var, Duygu Hanım.
Topuklu ayakkabılarının döşemeye çarparken çıkardığı takırtılar, steril duvarların arasında yankılanıyor, kulağıma müzik sesi gibi geliyordu.
Personel olarak fazla sayıları yok.
Ayyy unutuyordum birde yardımcıları var, üzgünüm ismini anımsayamadım. Özür dilerim tatlım.
Tam neşeli, samimi bir aile ortamı, gibi.
Porttan kemoterapimi aldım, hem de ne zaman bittiğinin farkında bile olmadan.
Önceleri gayet normalim amma gece bir ateş ve titreme, etrafıma bakınıyorum, geldi mi? diye.
Merak ettiniz değil mi? Can alacak melek…Azrail.
Durumu empati yapıp bir düşleyin.
Evde yalnızım, yerimden kalkmayı bırakın, ceninin anne karnındaki pozisyonundayım, kımıldayamıyorum.
İnliyorum… gözümden inene yaşlara hakim olamıyorum…Sinirsel.
İlla tuturdu iki kardeş, acil servise götürelim diye.
Acillerin durumunu bildiğim için gitmek istemedim.
Dr. tavsiyesi ile ateş düşürücü, iki ayrı virüs için çok kuvvetli antibiyoktik içtim ve birkaç saat sonra biraz olsa da kendime geldim.
Bu feci durumum  on, onbeş gün falan sürdü.
Artık ben, ben değilim.
Yatarak, ıhlayarak günümü geciriyorum…tam acınası, perişan durumda.
Canlarım her ne kadar iyisin dese de, biliyorum ki, motive ediyorlar.
Yapılacak hiçbir şey yok, çekeceğim.
Tekrar Dr. Aziz bey deyim.
Portun çıkarılması oy birliği ile kabul edildi.
Özel Gazi Hastanesi kalp, damar cerrahı ameliyathaneye alıp kısa sürede meşhur port hazretlerini çıkardı.
Ne takmışlar dersiniz? Plastik port…esasında tıtanyum olması gerekirken.
İnsan hayatı ne kadar ucuz…Sağ kalmışsın, ölmüşsün umurlarında bile değil…Yazık, yazık işte, AKP hükümetinin Türkiye’de sağlık alanında yaptığı devrim.
Deveye boynun eğri, demişler; nerem doğru ki demiş.(Anlayan anladı)

**     **
Artık, kemoterapi için damar yolunu zor olsa da açmak Ayşe hemşireye düşüyor, acısı bana.
İki sefer, zorlukla olsa da buldu sağlam damarımı ( Allah’ım sanki hazine aranıyor. iki hemşire başımda bir o bastırıyor, bir diğeri…bulunca da hazine bulmuş edası ile Arşimet gibi ‘buldum, buldum’ diyerek birbirini çağırıyor.)
Beşinci kemoterapıyi alacağım.
İçim bir kuş gibi pır pır…Artık damar yok… sondaj yapsalar da sağlam damar kalmamış.
Yapılması gerekenden fazlası yapıldı… kaynar su torbası ile kolumu ovmalar, damarlar üzerine güçle baskı yapma, aklınıza gelemeyecek her türlü yöntem benim üzerimde( iyi niyetle) denendi.
Yok anam yok ‘nuh diyor, peygamber demiyor’ damarlarım.
Mecburi yasak olan diğer koldan kan alındı. Hemoglobin değeri bakılmak zorunda, yoksa ilaç alamam.
Allah acıdı herhal değerim bayağı iyi. ( ne içtim biliyor musunuz? her sabah aç karnına bir yemek kaşığı keçiboynuzu pekmezi, konsantre )
Dayanacak güç kalmadı…dama artık dedim.
Veee soluğu Prof. dr. Aziz beyin Alsancak da aldım.
Zaten beni görünce, ne için geldiğimi tahmin etmiştir… akıllı adam çünkü.
Zorlukları tek tek maddeler halın de sıraladım. Tebessüm ederek sadece bana bakıyor.
Dosyamı aldı tekrar raporlara baktı.
Ben gözümü kırpmadan yanıtımı bekliyorum.
Kendi isteğim doğrultusunda değil, doktorumun da onayını almak isterim. Saygıda kusur etmek benim karekterime uygun değildir, yani.
“Tamam, o zaman memografi, pet çektir bakalım ameliyat sonra olursun” dedi.
İnanın o kadar çok ışın aldım ki, ışıldak gibi geceleri etrafımı aydınlatabilirim. Şaka bir yana vücudumun durumu önemli olan, Allah’a emanetiz.
Ben kemoterapi almayacağım için sevinçliyim, kendimi kanatlanmış uçan kuş gibi hafiflemiş hissettim.
” Yalnız, ameliyattan sonra kemoterapi işini konuşuruz’ dedi.
Olsun! En azından bu süre zarfında kendimi toparlarım, sonrası Allah kerim…Tabii bunları beynimle konuşuyorum.
“Pat çekimi için, Dokuz Eylül Hastanesi” dedi sevgili doktorum.(Bu ikinci pat çekimi oluyor)
Mecburi çünkü Özel Gazi Hastanesi’nde pet çeken alet yok! Bu da hastane için eksi puan oluyor.Çünkü ismi üstünde hastane.
Ama şu da var, onkoloji servisi yeni açılmış( 3-5 aylık bir geçmişi varmış).İnşallah en kısa sürede bu alette yerini alır, hastalar başka başka yerlere sevk edilmeden aynı binada işini bitirebilir.
“Pat” günü geldi.
En sevmediğim çekim.
isterseniz sizlere kısaca anlatayım.
Randevu alsanız da burada da beklemek Allah’ın emri gibi.
Evvela sekreterlikte bekliyorsunuz isminiz okunmasını.
Okundu mu? Verdikleri, doldurmanız gereken evrakı imzalayıp zemin katta gönderiliyorsunuz.
Akıllı olup yanınıza okunacak bir şeyler götürmelisiniz…Çünkü zaman bu katta duruyor adeta.
Hemşire isminizi bağırarak( Kulağımız sağır gibi) damar yolu açmak için çağırıyor.
Yooo hemen çekim odasına alınmıyorsunuz.
Bekle Allah bekle yine.
Diyorum ya, yanınıza sizi oyalayacak bir şey almamışsanız, artık sizin gibi bekleşenleri izliyorsunuz.
Sizden sonra gelen( torpilli herhal) alınıyor, siz hala beklemedesiniz.
Birşey söyleme, sorma hakkınızı buralarda kullanamazsınız…Aman Allah korusun! sizi en sona atabilirler…Yani” kaş yapayım derken, göz çıkabilirsiniz”
Kuzu kuzu bekleyeceksiniz…Ülkemin insanlarının çoğunun her daim yaptığı eylem değil mi?
Bankada kuyruk, PTT’de kuyruk, resmi yerlerde kuyruk şimdilerde hükümetin kurduğu manavcılıkda kuyruk ( Trajikomik,  bütün işlerin üstesinden geldi sıra manavlık …bunun bir seçim yatırımı olduğu süresinden belli. iki buçuk ay…Uyan milletim uyan Mart geliyor(!)).
Sabah Ezanla, aç, sefil yolla çıktık, yanımıza erzak falan almadık. (Bu da işin şakası)
Sekreter hanım, sekizi bilmem kaç geçe geldi, bir süre sonra isimler okunmaya başladı.
Benim ismimi okuyunca nasıl bir fırlamışım, neden bilmiyorum? Heyecan olabilir.
Evrak imzaladım, aşağı, zemin katta gönderdi.
Taş zemin, elips şeklinde yerleştirilmiş sandalye mi desem, sıra mı?desem… neyse ney işte.
Oturduk bekliyoruz.
Bir saate yakın ilacın gelmesini bekledik.
Sonra Çok şükür ismim okundu sevimli, güler yüzlü bir hemşire damarımı zor olsa da bulup, damar yolunu açtı.
Yine canım acıdı tabii. Çevremdekilere diyorum; “Ben  acılar kadınıyım !” gülüyorlar… çünkü yaşayan, çeken benim.
Yine beklemeye alındım. Ne kadar zaman geçti inanın bilmiyorum.
Hemşirenin benim ismimi söylediğini duyunca inanamadım, Burhan’cığıma baktım ” Anne hadi seni çağırıyorlar”” deyince kalktım ancak.
Küçük bir oda alındığım yer. Hücre düşünün tıpkısı aynı…Bir yatar koltuk, bir sandalye var.
Benim arkamdan iki erkek daha alındı aynı odaya. Aslında tek tek alınırdı bu sefer ekstra bir durum.
Damar yolumdan bir makineden ilaç verildi. Unutmadan, hemşire aleti ayarlayıp, kaçıyor.Malum “Radyasyon” veriliyor.
Sonra diğer hastalara verildi.
Hücre buz gibi, klima çalışmıyor, donuyoruz…Çıkmak yasak!
Kapıyı araladım birilerine sesleneyim diye, kimsecikler yok, tabiri caizse ” İn, cin top atıyor”.
Birşeyler olduğunu hissetim ama arkadaşlar pek inanmadı…Önemli de değil.
Kapı aralık kontrol ediyorum aklım sıra. Ne gelen, ne giden var.
Burnum akmaya, başladı…Eyvah ki ne eyvah ayvayı yedim, hastalıktan kaçarken, hastanede yakalanacağım.
Kollarımızı birbirine geçirip vücudumuzu ısıtmaya çalışıyoruz…Fazla hareket etmeyin dedikleri için kımıldayamıyorsun, zaten yerde yok… diyorum ya, hücre gibi.
Allah’tan hasta yakını oğluma seslendi de donmaktan ya da hastalanmaktan kıl payı kurtuldum.
Paltoma bir sarılışım var, sanki sevdiğim.
Kapının önüne ara ara kafamı çıkarıp, bakmaya devam, ama ölüm sessizliği hüküm sürüyor.
Vallahi, Billahi iki, iki buçuk saat öylece bekledik.
Sonun da oğlum “sistem arıza yapmış tamir için uğraşıyorlarmış” dedi.
Bizleri ağıla tıkar gibi tıktınız, bilgilendirmek bu kadar zor mu?
Ağzını aç, iki kelime ile bildirin, bizde ona göre hareket edelim, salak gibi beklemeyelim, bilinçlenelim.
Aklımızla resmen alay ediliyor…Amma umursayan, tavır koyan maalesef… Uyan eyy milletim! sonra çok geç olabilir:
Yalnız Dokuz Eylül Hastanesi’nin bu gibi tutumlarını yaşıyor, görüyoruz, duyuyoruz.
Tamam çok hastası olan bir hastane ama hastaları insan sınıfına bir koysanız…sizler bu mesleği seçerken bilinçli değil miydiniz?
Yani, hasta çokluğunu, yorulduğunuzu bahane etmeyin. O zaman ettiğiniz yemin havada asılı kalıyor ya da tozlu raflara kaldırılıyor.
Neyse, yine sinir katsayım yükseldi.
En nihayetin de “Pet” çekimi için odadayım.
Çeken kimse (tekniker mi, dr, mu, asistan mı,işte neyse?) mikrofondan nasıl şekil alman gerektiğini söylüyor ama, ses o kadar boğuk ki anlamak zor.
Söylemini duymadığın için
Bu sefer azarlar gibi bağırıyor. Eli mahkum sesin çıkmıyor, işin bitene kadar en azından.
O da çekildi, kazasız, belasız saat üç oldu.
Düşünebiliyor musunuz? aç, sefil o saatte kadar bekletiliyorsunuz, hemde randevulu bir onkoloji hastasısınız.
Netice için on gün sonraya gün verildi.
Hani bir deyim vardır ” yiğidi öldür, hakkını yeme”.
Geçenlerde o hastaneden sevdiğim, tatlı mı tatlı bir kızım telefon edip, bazı gelişmelerden haberdar etti.
Malum bu hastanenin en şikayet edilen bölümü “Acil servis”.
Rektör Prof. DR. Nüket Hotar hastaneye el at(mış).
Birkaç kişiden oluşan heyet kurup, şikayetlere anında çözüm üretmeye, ve aksayan aletleri yenilemeye yönelik hareketleri başlatmış.
Bir kimsenin siyasi kimliği beni ilgilendirmez…, daha doğru söylemek gerekirse kimseyi ilgilendirmemesi gerekir, önemli olan o kişinin çalışması, Hastane gibi insanların umut bağladıkları yeri, çekilir kılması.
Öncelikle en çok şikayet edilen ” Acil servis” de köklü değişimler yapmaya başlamış.
Acilin başına yepyeni, enerjik, vizyon sahibi ve en başta güler yüzlü bayan profesör getirmiş.
Acilin girişine przantabıl güdüz ve gece olmak üzere hasta ve hasta yakınlarını karşılama memurları görevlendirilmiş.
Hasta yakınları rahatlıkla anında bilgi alma özgürlüğü sağlanmış.
İnsanlar güven duygusunu yitirdiği için bu yeniliklere geçici gözü ile bakabiliyor.İnşallah daim olur!
Yalnız işleri çok zor.
Niye mi?
Çivisi çıkmış bir hastane var önlerinde ama, işe büyük bir azim ve istekle başlamak, o işin üstesinden tamamen olmasa bile en önemli kısımları yaşanır hale getirilebilir.
Bence Hasta, doktor- hasta -personel arasındaki diyalogların daha sevimli hale getirerek başlasalar, derim.
Çünkü, hastaneye gelen hastanın zaten haleti ruhiyesi berbat, birde sert çıkışlar, ters konuşmalar çileden çıkmamak mümkün mü?
Düzeleceğine hiç ihtimal vermiyorum…zamanla göreceğiz.
Neyse, ben tekrar bıraktığım yerden yazıma  döneyim.
Beynim bu sürede fazla mesai yapıyor, hastane seçimi için.
Şimdi, Doktor olarak, çok güvendiğim, işin ustası diyebileceğim ve sevimli, şeker gibi tatlı, daha evvel ameliyat olduğum Prof. dr. Ali Sevinç bey…
Ama hastane adı işin içine girince çekimserim. Çünkü yaşadığım onca acı, üzüntü yüzünden.
Tekrar “Enfeksiyon” kapmak, benim kurtuluşum olamaz.
Artık dört kolluya koyup taşınırım, sizlere de duam okumak düşer.
Özel Gazi Hastane’si güvenli, temiz ve ameliyathanesi inanılmaz hijyen (doğru söylemek gerekirse her yeri)…amma doktor tanımadığım, güvenebilir miyim? Belirsizlik.
Etrafımdaki birinci derece akrabalarımla fikir teatisi başladı.
Herkes fikrini söylüyor ama, karar bana ait.
“Öz” ile “Biçim” arasında bir yer yok, ya birini seçeceksin ya ötekini.
Zaten başka birini düşünemem, daha evvel ki ameliyatımı yaptı ve ilgisini üstümden esirgemedi.
Her ne kadar hastane beni düşündürse de, sevgili Ali bey benim için çoook değerli ve sağlığım için vazgeçilmezi.
Önemli olan, ameliyat yapacak doktoruna ve ekibine güven duymak.
Biliyorum ki, Prof. dr. Ali Sevinç beyin bilgisine, hünerli ellerine emanet olabilirim, rahatlıkla.
Aklımdan Prof. dr. Ali bey hakkında “para dolu bir cüzdan yerine, bilgeliğin tıka basa doldurduğu beyin” tarifi geçti.
Yalakalık falan değil, yemin ederim çok bilgili dalında. Çünkü devamlı, bıkmadan okuyan bir beyine sahip ve mütevazilikte bir numara.
Birde inanılmaz kibar tam bir beyefendi.
Onu tanıdıktan sonra başka ne düşebilirim… Allah çarpar Vallahi.
Buradan saygılarımla candan teşekkür ederim.

**   **

Elimde dosyam Pro. Dr. Ali beyin odasındayım, Serdar’imla.
Dosya içindeki verileri baktı daha doğrusu okudu.
Bendeniz, kulaklarını dikmiş bir tazı gibi ne diyeceğine odaklandım.
Kafasını ağır ağır kaldırdı.
Bu arada ben hastanede yaşadıklarımı kısa özet geçtim…Aslında anlatmama bile gerek yokmuş… çünkü Aziz bey yaşadıklarımı birbir anlatmış, sağ olsun.
Gözlerini bana dikti, ben nefes bile alamaz durumdayım, heyecandan.
“Eveet Nevin Hanım, daha ameliyat için lezyon boyutu küçülmemiş. Bu boyutta ameliyat riskli” dedi ve riskli oluşunu izah etti.
Benim aklımda “Lenf”lerde var mı? sorusunda.
Üzgün bir ifadeyle kafasını sallayarak “Evet” yanıtını verdi.
Bende inanılmaz bir yıkım… sanki kaynar su başımdan aşağı döküldü.
Utanmasam bağıra bağıra ağlayacağım.
Gururum buna müsaade etmiyor, “Süt dökmüş kedi” gibi, sessizlik elbisemi giyiverdim.
Bundan sonra benim adım “Acıların kadını”.
Tek sevindiğim, damarlarım tarumar, işlev yapamayacak olduğu için kemoterapi almayacak oluşum.
“Radyoterapi” ile küçültelim” dedi.
Allah’ım bu meret beni ne kadar sevmiş, bir türlü terketmek istemiyor.
Kimyasal ilaçlarla kovduğum halde sanki daha bir yapışıyor, birde utanmadan yavruluyor.
Amma, Allah’ın izniyle ve Sevgili doktorlarımın yardımları ile savaşacağım, bakalım kim kimi yenecek?
Sevgili Doktorum Ali beyin kazıyarak, zerre kadar bile parçasını bırakmayacağından eminim.
Dedim ya, Önce Allah sonra Sevgili doktorum Ali Sevinç bey.
Dosyalar elimde “Radyo terapi” de oğlum gibi sevdiğim Mustafa bey’deyiz.
Allah aşkına! Dokuz Eylül Hastanesi için söylemlerim hepsi doğru.
Bu sefer radyoterapi aleti bozuk, yeni alınmış ama işlemleri bir ay falan sürebilirmiş.
Şanssızlık mı? yoksa ihmalcilik mi?
Kader utansın!
Başka hastanelere sevk ediliyor.

Allah’ım iki adımlık yerde ışın alacağıma( Dokuz Eylül Hastanesi evime cok yakın) Kahramanlara kadar gidip alacağım. Bu bana reva mı?
Birkaç seçenek olarak hastane ismi sunuluyor.
Bende özel Ege Onkoloji Radyoterapi Merkezi tercih ettim…en yakın gelen o olduğu için.
Haftanın beş günü, toplam 25 seans.
Temiz, bakımlı ve personeli gayet ciddi ama işinin ehli kimseler.
Hastane duvarları iç açıcı renkte…krem, portakal rengi geniş şeritler… koltukları krem… Dr. odasında ki objeler bile…Temizlik simgesi bembeyaz.(ya da krem)
Rahatsız eden herhangi bir ilaç kokusu yok.
Hoşuma gitti, tabii temiz oluşu ve ciddiyetleri, çalışanların.
Radyasyon onk.uzman doktor Çimen Akçay odasındayım..
Az, öz konuşan, resmiyeti ilke edinmiş gibi geldi.
Aslında karşısındaki hasta ‘Onkoloji’ hastası ne bileyim, daha yakın davranıp, daha samimi konuşabılır.
Doktor, önce merhametli, hoşgörülü ve güven verici olmalı diye düşünenlerdenim.
Altı Şubat… başlama günümü verdi.
Dediğim gibi her zaman, zaman göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor.
Veee  Radyo terapımı alacağım gün geldi, çattı.
Önce Dr, Çimen hanımın yanına çıktık, tekrar kontrol ve bilgilendirme…en hoşuma gider bana güç vermesi için organik damla ve ışın alan yerlerim için yine organik krem vermesi.
Işın odası diğer hastane’den çok farklı..daha doğrusu alet inanılmaz, teknolojinin son harıkalarından olsa gerek…
Aldığım bilgiye göre, İzmir’de yanılmıyorsam tek bu merkezde var (mış).
Tomografi aleti gibi ( doğru dürüst ismini yazayım, cahil demeyin, yani ‘TOMOTRAPİ)…Üzerinde gezen, fazlasıyla yakıp unutulmaz iz bırakan değil.(Nuh devrinden kalma alet. Nerede mi? ha haa haa tahmin edebilir siniz?) )
Cihazın en büyük özelliği, Kanserli alanlara daha etkili ve cevre dokulara daha az zarar veriyor olması.
Yani onkoloji hastaları daha az yan etkileri daha yüksek tedavi şanslarına sahip olabiliyor.
Hiçbir sağlık kurumunda yaşamadığım, duymadığım; Torpil, tanıdık, akraba, eş, dost önceliği, bu merkezde geçerli değil.
Belki kulaklarınıza inanamayacaksınız ama, yemin ederim, ilk defa rendevu sırasına göre hastalar tedavi odasına alınıyor.
İçimden ‘Helal olsun sisteme’ diye geçirdim.
Demek ki, istenildiği zaman öyle bir sistem kurulabiliyor ve kimse kimsenin hakkını alamıyor.
Yine her zaman ki sabah.
Güneş o sımsıcak yüzünü gecenin koynunda kaybettiği saatlerde biz yollardayız.(saat merak ediyorsanız; 06.30)
Evler sessiz, trafik durmuş, sanki bize yol veriyor.
Adına rastlantı, kader ya da ne dersek diyelim, o belirlenemez, önceden kestirilemez, denetlenemez olaylar zinciri istediğimize göre sıralanmıyor, işte!
Yaşanılacaklar, kayıtsız, şartsız yaşanılıyor…kaçış yok.
Amansız hastalıkla azimle mücadele eden biz hastaların umut’unu yeşerten, zaman denilen mefhumu önemsemeden, sırf bizlerin sağlığa kavuşmamıza yardımcı olmaya çabalayan, karşılayan sağlık personeli; Radyo terapist REŞİT BAĞRA, SEMİH ALABEY’e buradan candan teşekkür ederim.
Hasta psikolojisini çok iyi anlayan ve yardımcı olan, sorularınıza doyurucu, içtenlikle yanıt veren ‘Radyotrapi’ uzmanları.
Reşit beyin oteriter görüntüsü sizi aldatmasın, iyi niyetli, konuşkan, işinin ehli.
Semih bey, tatlı, sevimli, sessiz bir genç.
Böyle işinin ehli onu da bırakın, insancıl, hastaların ruh halini tahmin edip(empati) yardımcı olan, sevimli ikili.
İyi ki varsınız ve iyi ki bu sağlık merkezini tercih etmişim.
Sizler var olun ki, bizim gibi hastaların iyileşme umut’u artsın ve hastalara moral veren, güler yüzünün daim gülsün.
Kazasız belasız dokuzuncu radyo terapimi aldım.
Tabii yüklü radyasyon alındığı için olsa gerek, halsizlik, yatma isteği devam
Kendi kendime telkin ediyorum ” Ha gayret! şunun şurasında üç hafta kaldı”.
Tek zorluğum, yutmada zorluk çekmem.
Şöyle gözünüzü yumun ve benim yaşadığımı düşleyin lütfen.
Boğazımda yutamadiğim, ceviz büyüklüğünde bir nesne var sanki.
Şeytan diyor, elini sok çıkar… keşke öyle bir şey olsa.
Bende, sulu gıdalarla ya da çok çiğneyerek, küçük lokmalar halinde yutmaya çalışıyorum.(bebek gibi)
Yutma zorluğu acıya dönüşte zaman içinde, bir şey yemek hatta içmek bile inanılmaz ıstırap veriyor.
Doktor hanımın verdiği ilaç, biraz azalttı gibi acımı.
İnanın,  acı çekmem üç hafta falan sürdü… tabii çok yavaş azalma göstererek.
Şimdi mi ? sıvı ile bir şeyler yiyebiliyorum ancak… olsun, geçici, tedavim sonlanınca eski halime döneceğim, nasıl olsa.(Öyle dediler)
Dört duvar arasında, modern hapishane konumunda yaşıyorum.
Aldığım maaşımın bir kısmını kitaplara yatırdım.
Vaktimi okuyarak, dinlenerek geçirmeye çalışıyorum.
Gideceğim yere, arabamla ya da taksi ile gidiyorum.
Korkuyorum, grip’e (domuz mudur? Gergedan mıdır?) yakalanmayayım.
Malum, bağışıklık sistemim yerlerde sürünüyor, kurtulmak zor….onun için… yani.
Kazasız, belasız on sekiz günü geride bıraktık, kala kala yedi gün, bir hafta kaldı…OLLEEEYYY!
İdam mahkumu gibi gördüğüm, benim kurtuluşuma, şunun şurasında üç gün kaldı.
Bugün çok mutluyum, her ne kadar devamlı yatma eylemi gösteren bir vücudum olsa da.
Son iki gün.
Veeee ‘BİNGO’ bitecek.
Sonrası daha kolay gibi geliyor, ameliyat ve kurtuluş…
Son günüm, artık hiçbir şey umrumda değil, sona geldim ya sağ, selamet.
Yalnız, bu radyo terapim de (çok şükür) yanık olayı, acı falan yaşamadım.
Demek ki; özel hastanelerin bazı ayrıcılıkları var.(İnanın üç yıl geçmesine rağmen Dokuz Eylül Hastanesinin ışın tedavisinin yanıkları geçmedi ve hala acıyor)
Allah’ım  bu günleri de görecekmişim. Bitttiii!!.
Sevinçliyim hemde çok.

**      **

Ameliyat için yine Prof. Dr. Ali Sevinç beyin yanındayım.
Gereken bütün prosedürleri yapıp yanındayım.
Veee işte o gün geldi!
Evet habis urdan tamamen kurtulmam için ameliyatım, pazartesi günü.(İnşallah)
Ne kadar heyecanlanmıyorum desem, yalan.
Daha iki, üç gün önceden kalbim bir kuş kanadı gibi pır pır ediyor.
Artık ameliyat günümde ne olurum, bilemem.
Gece, gündüz aklıma geldiği her an Allah’ıma ‘güç, kuvvet, sabır’ vermesini niyaz ediyorum.
Biliyorum ki, Rabbim içten gelen haykırışları yanıtsız bırakmaz, bırakmayacaktır.
Zaten tek sığınağım, güvencem, beni yaratan Rabbim.
Sağ olsun Ali Sevinç bey fazlasıyla yardımcı oldu, vazifesi olmadığı halde.
Kalacağım odayı bile bir telefonla ayarladı.
Ne diyebilirim, sevgi, vicdan, insanlık…hani şimdilerde parmakla gösterilecek kadar azalmış, insanlık.
Bence insanlık denen olguyu görmek isteyen, Ali Sevinç beye uğrasın.
Buradan tekrar, tekrar candan teşekkür ederim, iyi ki sizi tanımışım ve doktor olarak sizi seçmişim.

**      **     **

Belki size komik gelecek ama, meme kanseri hayatta yeni şeyler keşfetmemi sağladı.
Cidden söylüyorum, sakın bu kadın aklını kaçırmış diye düşünmeyin.
Hayatın sunduğu bazı zorluklarda bir olumluluk, güzellik aranmalı.
İlk zamanlar böyle bir duygunun olabileceğini düşünemezdim.
Ama ne zaman algımı açıp gerçekleri görmek için bakmaya başladığımda negatif gibi görünen şeylerin içinde bile olumlu şeyler bulabiliyorum.
Her iki memem  alındıktan sonra estetik müdahalesini istemedim… çünkü tekrar bir ameliyatı kaldıramazdım ve bu yaştan sonrada gerek duymadım.
Kendimle barışığım çok şükür…aynaya baktığımda bazı kimselerin dediği gibi kendimi engelli gibi hissetmiyorum.
Aksine, bu meret hastalığı yendiğim için, şükrettim ve sağlığıma kavuşma mutluluğumu inanılmaz boyutlarda arttı.
Yaşanacak kaç günüm olduğunu bilemediğimiz için, hayat, gelecek hakkında bir plan yapmadan içimden geldiği gibi, hayatın tadına vara, vara yaşamayı öğrendim.
Aslında hepimizin yapması gereken bu ve bu şansa hepimiz sahibiz.
En sıkıntılı günlerimde kimin gerçek dost, arkadaş, kimin cıkarçı olduğunu yaşayarak öğrendim.
Az olsa da gerçek dostlar bana yetti.
Gerisini mi ne yaptım? Kırmızı kalın bir çizgi ile yok ettim.
Allah kimseye hatta düşmanıma bile bu meret hastalığı göstermesin…Sağlıcakla kalın.
Hmmm! unutmadan, lütfen kontrollerinizi yaptırın /yapın aksatmayın… çünkü yaşamak bize verilen büyük bir hediye, kıymetini bilmek, evire, çevire yaşamak ise bize düşen bir görevdir…

İşte 9 Eylül Üniversitesi’nde kanser hastalarının kemoterapi öncesi işlemlerini yaptırmak için dualarla girdikleri o kapı… Rabbim tüm hastalara şifa versin… Unutmadan önce sağdaki bankolarda görüşebilmek için sıraya girip bekliyorsunuz. Sonra sıra size geldiğinde içerideki hemşire ya da doktorla görüşüp aynı salonda 3.’ncü sıra için bekliyorsunuz. Sıra size geldiğinde soldaki tarafa dönüp ilaç almak için salona giriyorsunuz. Sırf ilaç almak için bile 3 ayrı sırada saatlerce beklemek inanın çok zor… Kaldı ki bunun tahlili, tahlil sonucunu bu sıradalardan 1kere daha geçerek doktora göstermesi bazense sonucun gelmeyişi ya da dosyanızın kaybolması (size gidip şuaraya bakın, bulun) denmesi gibi durumlarla hastalarımız karşı karşıya bırakılıyor. Ne olurdu şu kapıdan randevu ile saatinde girip selam verip direk ilaç alsaydı hastalar.. Dipnot: Bu fotoğraf ilk hastalığımdan, yani iki sene öncesinden kalmadır. En son bıraktığımda şu solda gördüğünüz ekran ve sıra numarası veren cihaz bozuktu ve erken saatte oraya sıra almak için giden insanlar pencerenin pervazında bir kağıda isimlerini yazıp, uçmasın diye üstüne taş koyuyorlardı.