Prof. Dr. Tülay Özüerman

                Önceleri  kemirme diye yazıyordum; şimdi büyük parçaları koparılarak çığ gibi yuvarlanmakta üzerimize Cumhuriyet’in kazanımları. Giderek daha hızlı azaltılıyorken özgürlükler, bir bakıyorsunuz karşınıza iki kişinin düellosunun adı olarak çıkıyor demokrasi.  Demokrasi şöleni, tarihi düello diyen de var. Neden söz ettiğimi anladınız. İstanbul adaylarının TV’deki söz düellosu. Aslında demokrasiyi nerelere indirgedik diyeceğimiz yer, hepimizin “hala demokrasi var” noktasında uzlaştırılmak istendiğimiz yer olarak konuldu mönüye. Sürekli ben tarafsızım diyen ve uzlaşmaktan söz eden bir moderatör; ki çalıştığı kanal da bu iddiada. Yani tarafsız!.. Ya da muhalefetin  gazını alma istasyonu diyebilirsiniz. Hep düşünmüşümdür; getirildiğimiz, daha doğrusu sürüklendiğimiz iklimde uzlaşmaktan söz etmenin adı ne zaman “tarafsızlık” oldu diye!.. Karşılıklı bir kazan kazan olmadan, bu sistemde söz ile bile tarafsız nasıl olunur? Böyle bir iklimde, tarafsızlık adına her iki tarafa da servis yapmak yerine; taraf olarak bir duruş sergilemek, kitleleri yanlışta buluşturup yatıştırmak yerine, doğru yerde ısrarlı duruşla, doğru tektir ve biz de onun peşindeyiz demek daha büyük bir hizmet değil mi? Tarafsız olan, sürekli “ben tarafsızım” der mi? Bu da başka bir soru bende!..

              Maça hazırlanır gibiyiz. Pazar günü karşı karşıya gelecek iki takımın şu süreçte öne çıkarılan asları. Önce taraftarlar birbirine girdi. Sosyal medya söz düellosundan geçilmiyor. Yandaş medya amigoluk işlevine soyundu. İstanbul seçimleri adı altında toplumun yeniden sandık üzerinden manipüle edildiği bu süreçte sandığa kadar yeni bir oyalamadan öte değil bu söz düellosu. Kimin galip çıkacağını düşünerek izleyecek olanlara, mağlup olanın kim olduğunu ilan etmek isterim. Biz!.. Hepimiz…

              Hoşlanmadınız biliyorum. İmamoğlu dememi bekliyordunuz. İmamoğlu kazanmıştı zaten. Elinden mazbatası gasp edilip, söz düellosunda galip ilan ederek neyi telafi etmiş olacağız? İtildiğimiz yeri görmezden gelip, kimin galip geleceğine odaklanmamız isteniyor. Çektikleri her yere gider oluyorsanız buna demokrasi denir mi? İkisine aynı sorular sorulacak, isteyen kanallar yayınlayacak… vs… bunlara demokrasi diyorlar. Sosyal medya, AKP İstanbul adayının dudak uçuklatan serveti  ile çalkalanıyor. Bu serveti nasıl edindi? Siyasete girdiği ilk günkü mal varlığı ve bugünkü arasındaki farkı belgelerle açıklamasını sorabilecek mi moderatör? İkisi de siyasete girmeden ve girdikten sonraki mal varlıklarını açıklasınlar ve döküm versinler… Gemiler, gemi şirketleri, bu iddialar açıklık kazansın.

              Maçın, pardon söz düellosunun bir de veriliş biçimi ve sonrasındaki spekülasyonlar var. Ne büyük bir zaman kaybı. İstanbul’a yeniden sandık kurulmasının toplum olarak olumlu bir karşılığı yok. Kayıp hanemize kaydedecek tarih; ve kurumları bitirip kişilere kilitlenişimizin fotoğrafı olarak  yerini alacak. Uzunca bir süredir oynanan, “Cumhuriyeti ‘sözde’ demokrasi ile sıkıştır ve al” başlıklı oyunun devamı niteliğinde. Bu “sözde” kısmı ile ilgili ciltlerle yazılabilecek birikim oluştu AKP yönetimindeki Türkiye’de!..

          Kurumsal boşluklarla büyük gedikler açıldı Cumhuriyet hanesinde. Laik Cumhuriyet yoksa demokrasi de yok. Bu konuyu 2005 yılında “Cumhuriyetçi misiniz? Demokrat mı?” başlığı ile yazmıştım; bugün  o günleri de aratacak noktadayız. Demokrasiyi Cumhuriyet kurumları ile kurduk şimdi adını bile an(a)madığımız laiklik sayesinde. Cumhuriyetle özgürdük/kimseydik. Şimdi güvencesiz/kimsesiz hissediyoruz. Yıpranan, işlevleri farklılaşan kurumlara İstanbul üzerinden YSK da eklendi. Düelloda kimin kazanacağından daha önemli değil miydi YSK’ya duyulan güven. Hukuk, dolayısı ile adalet alanındaki kayıplar hanesi kabarıkken, iki kişinin düellosu ile mi demokratik bir toplum olacağız? Geçiniz!.. Yürürlükteki anayasa, parlamenter işleyiş üzerine kurulu. Anayasa’ya rağmen kurulan parti başkanı ile Cumhurbaşkanını birleştiren başkancı rejim demokrasinin önünde bir fren. Ne başkanlık, ne parlamenter, ne de Meclis hükümeti sistemi, bize özgü desen o da değil. Demokrasiyi gerçekten istiyorsak bunun yolunu dolambaçlı yollarla ve düello ile değil, şu an uygulanmakta olan rejimi sorgulayarak açabiliriz.  Ortam özgür bırakılsa, toplum önce bunu sorgulayacak. Ne ki; şu an elimizde sadece İstanbul sandığı var. Kazanılmış bir seçimi yeniden kazanmak gibi bir paradoks.

          Özgürlükler askıda ve muhalif olmanın bedeli çok ağır. Sözcü Gazetesi yazarlarından Fetö’ye karşı olanlara bile Fetöcü denilerek açılan  davalara bakınca, büyük gözaltına giden yolun, büyük göz dağı ile kurulduğunu görüyorsunuz. Davaların sonunda aklanıyor suçlananlar ama ödenen bedeller  ve bu bedeller üzerinden suskunlaştırılan kitleler kalıyor geriye.

          Küçük nokta atışlarına kilitlendiğimiz için büyük fotoğrafı kaçırıyoruz. Düello ve sandık gününü beklerken, askeriyenin yeniden yapılanması ve bu yapılanmanın zamanlaması üzerine konuşamıyoruz. Tıpkı Milli eğitimdeki dönüşüm gibi… Yoksulluğun katlanarak artması, işsiz, borçlu, umutsuz kitleler, kadın ve çocuk haksızlıklarında daha kötü bir karne… Gerçek sorunların konuşulmasına mesafeli medyanın belleğimize nokta atışları ile ulaştığı başlıklarda debelenmekteyiz.

         Biz İstanbul parantezi içine sıkışmışken, Türkiye’nin dış politikasında da çemberin iyice daraldığı bir süreçten geçiyoruz. Kıbrıs üzerinden yeni oyunlar sahneye konuluyor. Hani beka sorunu vardı; askerlik süresi  neden azaltılıyor? Yerel seçim boyunca beka sorunu diyenler artık bekadan söz etmiyor.

        Moderatör adaylara ne soracak diye merak etmekten çok, içinde bulunduğumuz süreç üzerine kendi sorularımızı çoğaltmaktan söz ettim. Pek sevilesi bir yazı olmadı farkındayım. Şu sandık kurulsa da, bu parantezin dışına çıksak… Sandığa kadar düellonun dedikoduları ile oyalanacağız. Kaçış yok. Girdik bir kez o parantezin içine!…

         Sözü “her şey çok güzel olacak” diye bağlamamı istiyorsunuz biliyorum. Ben hala aynı yerdeyim. Herşey çok güzel olmuştu zaten. Yeniden oldurmak için sandık yoluna düşerken, neden bir kez daha düşürüldüğümüz konusunu atlamayalım, darbe almış bir kurumdur artık YSK bile. Hayal ile gerçek birbirinden çok farklı. Çıkış noktası diye işaret edilen okları takip ederken, o okları oraya kimlerin yerleştirdiğini de düşünelim diyorum. Bu son sözümü sandık sonrasında açmak üzere…