Ünal Tümin

Hayaller bitti.

Artık gerçeklerle yüz yüzeyiz…
“Kimsenin hakkını yemedim, kimye de anamın ak sütü gibi olan hakkımı yedirmem!” diyen bir cengaver, daha doğrusu 2019 patentli EKREM İMAMOĞLU adlı bir halk kahramanı, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı devralıp makamına oturdu.
Tıpkı Ankara’daki Mansur Yavaş gibi bu demokrasi gazisinin zaferi vatana, millete hayılı uğurlu olsun.
Bir dakika! Bakın şu sesi duyar gibi oluyorum: Tunç Soyer’ i unuttun mu? Haşa! Unuturmuyum; tam aksine Batıya açılan pencere güzel İzmirimiz’in demokrasi centilmeni Aziz Kocaoğlu‘ndan saygı, sevgi ve başarı ile yoğrulmuş bir şehri, bayrak teatisi içinde devralmasını kutluyor, makamında uzun süreli hizmetlerini diliyorum. Tabii buarada sevgili Abdül Batur‘u da duble kutluyorum. Konak’taki partiiçi bir devir değil, yerinde bir müdahale olarak görüyorum. Örneğin, Basmahane’den Halkapınar’a kadar uzanan özellikle Hilal’deki İzban hattı için elden alınmış parçalanmış arsa sahiplerinin dilekçelerinden bazılarını masa altına mı, yoksa masanın görünmeyen bir yerine mi bırakıp gittiğine, hala cevap verilmediğini soranların bulunduğunu biliyorum. Neyse, konuyu kişiselleştirmeden sayın Batur’a İzmir ve Konak ilçesinde bu ve buna benzer bekleyen, konulara el atacağını, en azından cevap vereceğine inananlardanım…
* * *
Amma velakin 31 Mart gecesinden 17 Mart saat 17′ 17′ ye kadar “hayal avcıları”, zombiler misali birer ikişer fırlayıp, YSK’nın yolunu kesmeye başlamasına da halkımızın bıyık altından gülmeye başlamasını unutmamak gerek! Ve de tutmayan hayallerini allayıp pullayarak vatandaşa servis yapmaya çalışanlar ise “akıllara zarar” bir boyuta ulaşınca halk, asrımızın bu siyasi oyununu fark etmişti!
Kısacası “Jean de La Fontaine’den masallar” diyerek kolları sıvayanlarla işbirliği yapan malum medyada, seçim rakamlarını eline alıp “hokus pokus” der gibi evirip çeviren bazı siyaset hokkabazlarına çanak tutanlara mutlaka rastlamışsınızdır!
İsterseniz sizlere bir hayal perdesi kurup, üzerinden konuyu takdirlerinize sunayım. Daha doğrusu, seçimde topladıkları oyları göz boyararak göstermek için plastik bir çubuğu eline alıp gözümüzün içine baka baka çarpıtan birini düşünün! Hatip, çubuğu havaya kaldırıp “bu kaç” diye soruyor.
Vatandaş avazı çıktığı kadar bağırıyor: “Birrr!” … 
Sonra çubuk 2, 3, 6, 9 rakamları gibi eğilip bükülüyor! Sonunda vatandaş dayanamayıp iki elinin baş ve işaret parmaklarını birleştirip koca bir halka yaparak hatibe soruyor: “Bu kaç?”. Hatip farkında olmadan“sıfırrrr..” deyince vatandaşta, Orhan Gencebay şarkılarının makamıyla “Batsın bu seçim oyalamanız!” ı torniston edip işine gücüne dönüyor!
* * *
Hatırlayacağınız gibi olay yeni…
Hafta başından bu yana seçim Büyükçekmece‘de kilitlenmişti; yangın Maltepe’ye kadar sıçratılmıştı! Anlayacağınız, tam 17 gün “cambaza bak!” vaziyetleri yaşanmıştı. Dolayısı ile ne hikmetse, hani o büyük çekmecede (!) ne var, ne yok bilemiyoruz! Meşhur “Gordion Düğümünü” çözmek için kılıç arandı durdu!..
Malum, Gordion düğümü, Büyük İskender’e atfedilen bir söylencedir. Genellikle, “çözümü zor bir sorunun kaba kuvvetle halledilmesi anlamında” metafor olarak kullanılagelmektedir..
YSK, Ankara’ da hakimler var! deyip kılıçı kör düğüme sallayıp çözdü de Türkiye kendine gelip işine gücüne gitti…
* * *
Şu La Fontaine yok mu, şu parisli şair- yazar La Fontanie! (d. 8 Temmuz 1621 C hâteau-Thierry – ö. 13 Nisan 1695 Paris) Masalları ile seçimlerimize girip, bizi de uyutmaya çalışmadı mı?
Okuyucularım tüm yazılarımda olduğu gibi, bu yazımın başlığındaki “hayaller ve gerçekler” arasında da bir köprü kurup ironi yapmamı isteyecektir. Hatta “Hokus pokusu da nereden çıkardın?” diyeceklerdir! Efendim, “Hokus pokus” kelimesi İskandinav halk masalındaki büyücünün adıdır.
Dolayısı ile bu terim de İskandinav mitolojisindeki Hokus Pokus adlı bir büyücünün isminden geliyormuş!
* * *
Ha sahi, 1980 başlarında  Deniz Kitap yayınlarından arşivime aldığım politik bir La Fontaine (Lafonten) fıkrası var. Onu da yeri gelmişken aktarayım:
Kış günü, karınca evinde otururken kapısı çalınmış. “Yine o aylak ağustos böceği” diye düşünmüş. Açmış kapıyı, gerçekten de o. Fakat üstü başı gayet düzgün, ağzında bir püro ve altında bir cadillac.
“Merak etme” demiş karıncaya, “bir şey isteyecek değilim. Paris’e  gidiyorum da bir arzun var mı diye sormaya geldim.”
“Yok” demiş, karınca, “Yalnız Paris’te Lafonten diye bir herif var! Söyle ona, anasını avradını…”