Zaman ve Ramazan

0
58
Nevin Çınar

“Ah ahhh nerde o eski Ramazanlar” diye başlayan yazılar okuyacaksınız, belki.

Herkesin yaşadıkları kendine hoş, yazılması gereken diye düşünebilir.
Boşverin onları…
Ben size kendi çocukluğumdaki ramazana çağırıyorum.
Hadi bakalım…
Sislerin arasında kalmış çocukluk anılarımızı düşleyelim.
Yıllar yıllar önce.
Ramazan kavurucu yaz sıcaklarına denk geldi o zamanlarda.
Güneş batmak bilmez, dayanmak özellikle susuzluğa dayanmak çok zordu.
Tutan tutardı yine.(İnançları kuvvetli olan sağlıklı insanlar)
Heveslenip oruç tutmak için direnen çocuklara, yarım gün izin verirdi aile büyükleri.
Yarımları dikip bütün gün yaparlardı, kendi mantıklarınca.
Çocuk yaşlarında Rahmetli babacığım aynı taktiği benim içinde uygulardı.
Çocukluk akılımla oruç tutmuş gibi hissederdim.
Aslında güzel bir uygulama değil mi sizce de?
Belli bir yaşa geldikten sonra oruçumu hiç bırakmamak şartıyla tutmaya başladım.
Yaz- kış farketmeden hemde.
Şimdilerde  maalesef rahatsızlığımdan dolayı tutamıyorum.
Ama, inanın iftar vakti, hoca ezan okuduğuz da içim bir tuhaf, sanki suç işlemiş gibi hisse kapılıyorum…Vallahi ciddi söylüyorum, üzülüyorum.
Neyse…
İftar saati yaklaşınca, koşar pide kuyruğuna girilirdi.
Fırından sıcacık, elleri yakan pidesini alan arkasına bakmadan koşarak evinin yolunu tutardı.
Pideler çok sıcak, dumanı tüten pideler.
Gazete kağıdı arasında sıkıştırıp elime tutuştururdu fırıncı amca pideleri (Pideleri derken kalabalık aile olduğumuz için beş- altı falan alırdık) ellerim yanardı…
O pidelerin baş döndürücü kokusuna dayanmakta zorlanır, dayanamaz eve gidene kadar ucundan yerdim.
Masada herkes bekliyor olurdu, ellerinde kaşık, önlerindeki çorbaya daldırmak için.
O zamanlar, evimizin arkasındaki yamaçta top patlatılırdı ” İftar saati” diye.
Yine de herkes pür dikkat müezzinin ezan okumasını beklerdi, camların önünde ya da balkonda.
Ortalıkta sessizlik.
Kim önce duyarsa “Ezaaaann okunduuuu” diye telaşlı bağırma sesi sessizliği bozardı.
İftar açılırdı dualar eşliğinde.
Kaşık, çatal sesi kulaklarımıza müzik sesi gibi gelirdi.
Kimse konuşmaz, aç karnını doyurmaya odaklanırdı.
Yemeklerin arkasından muhakkak çay, demli çay içilirdi, harereti bastırsın ya da hazmi kolaylaştırsın gibilerinden.
Bir aileye sahip olmanın bütün güzellikleri yaşanırdı.
Teravih namazı için, komşu kadınlar birleşir camiye  gidilirdi.
Çocuk her yerde, her koşulda çocuktur.
Bizim için ibadet biraz eğlenceydi, aklımızın daha ermediği zaman diliminde.
Mahalle çocuklarının birazda kikirdemek için gittiği bir ibadetti, sanki.
Annelerimiz alıştırsın diye götürüyordu bizleri, zannımca.
Sahurda davulcunun sesi ile uyanırdık ekseri “Güm be de güm güm!!” diye vururdu davuluna.
O kadar hızlı vururdu ki, evin içinde, kulağımın dibinde çalıyor gibiydi.
Birde keyfi yerinde ise mani tuttururdu bağıra bağıra.
Tepsiler dizi dizi
Davet bekler bizi
Adresi iyi yaz ki
Kolayca bulam sizi
Pilavın kokusu var
Maninin arkası var
Bahşişimi yollayın
Gözümün uykusu var
Çok özlüyorum o anları, keşke büyümeseydik, keşke zamanı durdurabilseydik.
Ya da keşki zaman zaman o yıllara geri dönme şansı verilebilseydi, ailemle birlikte eksiksiz bir ramazan daha yaşabilseydim.
Ama imkansız, şu fani dünyada herşey devirdaim, ne yazık ki.
Sırası gelen göçüyor ahirette, Yaradan’ın yanına.
Bize de anılarla yaşamak kalıyor, çünkü yapılabilecek hiçbir şey yok.
Hafızamda kalmış, yanılmıyorsam Shakespeare olduğunu sandığım bir güzel bir sözü sizlerele paylaşmak isterim, müsaadenizle.
“Şu insanları anlamak zor: Küçüklüklerinde çocukluklarından sıkılırlar ve bir an önce büyümek için can atarlar, büyüyünce de çocukluklarını özlerler.”
Hani kendime yormayayım bu güzel sözleri, hepimiz o insanlardanız aslında…