‘Kaşınan Yunanlı’ da öğrensin, bizimkiler de…

0
14
Yaşar Eyice

Önceki yazımda, ‘Yunanlıların yine kaşındıklarını’ başlığımda belirtmiştim.

Bunlar iflah olmazlar.

Daha doğrusu Yunan yönetici ve askerlerinden söz ediyorum.

Halkının da sadece yüzde 10’undan…

Onlar da iyice yaşlılar ve tamamen ‘Türk Düşmanı’ olarak yetiştiklerinden, daha doğrusu yetiştirildiklerinden…

Nasıl ticarette ‘fırsatçılar’ var.

Nasıl siyasette beklentisi olanlar var.

İşte onun gibi bir şey!

Tam biz ‘Siviller’ ölmesin ve de askerimize bir şey olmasın, en az hasarla ‘Zeytindalı’ operasyonunu bitirelim derken, Yunanlılar yine havlamaya başladılar.

Medyalarından söz ediyorum.

Bir de bizim medyayı ele alalım!

Şöyle ilk günden bu yana şu ‘havuz medyasını’ ele alalım…

Başlıklarını, manşetlerini hatırlatayım:

‘Afrin’e girdik, gireceğiz!’ anlamında, ‘Şu tepeyi de bu tepeyi de aldık, artık enğel kalmadı’ ya da ‘şu kadar kilometre mesafe kaldı!’ anlamında…

‘Ver Mehteri!’ diyeceğim ama bunların askerlikten de anladığı yok…

Sivilleri, tuzakları, karşısındakilerin en son sistem silahlarla donatıldıklarını, her gün onlara başta Amerika olmak üzere birçok ülkeden istihbarat çalışmalarının aktarıldığını düşünemiyorlar.

Ve de komutanların birlikte savaştığı Mehmetçikten ne kadar sorumlu olduklarını…

Sanıyorum; 10 gün kadar önce belki de 15 gün önce Karataş’taki Basın Merkezi’nde idim…

Durmadan ve düşünmeden okuyucularına ‘gaz’ veren bir havuz medyasının, yani yandaşların başlığını ve alt alt başlığını okuyunca ağzımdan ‘yuh’ sözcüğü çıkmıştı.

Sanıyorum; Erol Akoncılar, Işık Ersan,Ünal Tümin, Mehmet Özdoğru da vardı.

‘Bunlar askerimizin şehit olmasını mı istiyorlar!’ dedikten sonra, ‘Ne kadar hatalı davrandıklarını’ anlatmaya çalıştım.

Askerlik, körü körüne savaşmak değildir…

Paldır küldür de düşmanın, ya da teröristlerin üzerine gidemezsin.

Yoksa hemen tuzağa düşer ve çok şehit verirsin.

İşte bunu birkaç gün önce helikopterimizin düşüşünde ve Bornovalı Kahraman pilotumuzla bir başka havacımızı kaybettiğimiz gün gördük.

Sivilleri kalkan yapan, kahpe PKK’lılar ile yandaşları önceki yıllarda olduğu gibi pusuya düşürdüler Mehmetçiklerimizi…

Daha dün Diyanet bile açıklama yaptı; ‘Sivilleri düşünen askerimiz, bu nedenle yavaş hareket etmek zorundadır’ diye…

Normal yaşamda da bu böyledir…

Bu gibi olağanüstü durumlarda da….

İçimiz kan ağlıyor her gün şehit haberlerini televizyonlarda gördükçe…

Sabır…

Yine sabır…

Herkesin sabretmesi gerekiyor.

Sonuçta hedefe sağlıklı bir şekilde ulaşacağız…

Nasıl İstiklal savaşımızda, yedi düvel ile mücadele ederek, Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları sayesinde Türkiye Cumhuriyetini kurduysak, onu da korumak hepimizin görevi…

Şunu da haykırmak istiyorum:

Hiç kimse ne Türk adını, ne de Türkiye adını silemez ve sildiremez…

Şimdi şu adalar meselesine devam edeyim:

*- Üzücü ama gerçek!

Önceki yazıma AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın partililere yaptığı konuşmadan söz ederek başlamış ve bazı tarihçiler ile muhalefetin görüşlerine yer vermiştim.

Sonra da Yunanistan’ın bizden ayrılmasını ve bu arada Osmanlı’nın zayıflığından istifade edenlerden söz etmiştim.

Ve Londra Antlaşmasına geldim.

 Londra Antlaşması: (30 Mayıs 1913), Atina Antlaşması (14 Kasım 1913): Osmanlı Devleti, I. Balkan Savaşı sonunda çok ağır bir yenilgiye uğradı.

Bulgar orduları Çatalca’ya kadar geldi.

Edirne kaybedildi.

İşte o günlerde Ege Adaları Yunanistan tarafından işgal edildi.

Osmanlı, 12 Ada’nın ve Trablusgarp’ın işgaline karşı koyamadığı gibi, Ege Adaları’nın işgaline de karşı koyamadı, çünkü donanması yoktu. Balkan Savaşı’ndan sonraki Londra Antlaşması’na göre Ege Adaları’nın geleceğinin ‘büyük devletlerce’ belirlenmesine karar verildi.

Ayrıca Girit Adası Yunanistan’a bırakıldı.

II. Balkan Savaşı sonundaki Atina Antlaşması’yla da Ege Adaları’nın geleceğinin yine ‘büyük devletlerce belirlenmesine’ karar verildi.

Devam ediyoruz;

*- Geri adım atınca

Büyükelçiler Konferansı (Şubat 1914):

Ege Adaları Yunanistan’ın elindeydi ama Osmanlı Devleti, 22-23 Aralık 1913’te büyük devletlere, Anadolu kıyılarına yakın Midilli ve Sakız gibi adaları Yunanistan’a bırakmak istemediğini bildirdi.

Ancak büyük devletler, buna karşı çıkınca Osmanlı geri adım attı. Sonuçta Londra’da Büyükelçiler Konferansı toplandı.

Burada alınan kararlar 14 Şubat 1914’te Osmanlı’ya iletildi.

Buna göre Meis Adası hariç 12 Ada İtalya’ya, İmroz (Gökçeada) ve Bozcaada dışındaki bütün Ege Adaları Yunanistan’a verildi.

Osmanlı Devleti bu durumu kabul etmeyerek 15 Şubat 1914’te büyük devletlere bir nota gönderdi.

Ancak bir sonuç alamadı.

Bu sırada I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Ege Adaları fiilen Yunanistan’da ve İtalya’da kaldı.

Türkiye’nin elinde ise fiilen Gökçeada, Bozcaada ve Meis vardı.

*- Parçalamak için…

Sevr Antlaşması (10 Ağustos 1920): I. Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’yi parçalayıp paylaşmak için Osmanlı’ya imzalatılan Sevr Antlaşması’nın 84. Maddesi’ne göre Türkiye, Gökçeada (İmroz), Bozcaada, Limni, Semadirek, Midilli, Sakız, Sisam, Nikarya gibi tüm adaları Londra, Atina ve Büyükelçiler Konferansı kararları doğrultusunda Yunanistan’a verecekti.

Sevr Antlaşması’nın 122. Maddesi’ne göre Türkiye, İtalyan işgali altında bulunan Stampalia, Rodos, Herkit, Kerpe, Kaşot, Piskopis, İncirli, Kalimnos, Loryos, Patnos, Limpos, Sümbeki, İstanköy adaları ile bunlara bağlı adacıklar ve Kastellorizo Adası üzerindeki bütün haklarından, sıfatlarından vazgeçecekti.

*- Lozan’dan önce…

Bu anlaşmalar Ege Adaları ve 12 Ada’nın neredeyse tamamının, 1923 yılındaki Lozan Antlaşması’ndan yaklaşık 10 yıl önce kaybedildiğinin resmi belgeleridir.

Ege Adaları, 12 Ada 1912, 1913, 1914 yıllarında fiilen zaten kaybedilmişti.

Sevr Antlaşması’na göre tüm Ege adaları Yunanistan’a, 12 Ada ise İtalya’ya bırakılıyordu.

Hemen herkes 1923 ten önce Ege Adalarının tümünün elden çıkmış olduğunu anlayabilir.

Ancak Sevr’i geçersiz kılan Türk Kurtuluş Savaşının başarıyla tamamlanmış olması Lozan da Ege Adalarının bir kez daha müzakere konusu olmasını sağladı.

*- İsmet Paşa sıraladı

Lozan Antlaşması(Lozan, 24 Temmuz 1923 )Lozan Görüşmelerinin beşinci gününde Ege Adaları, Birleşik Krallık delegesi Lord Curzon’un başkanlığında görüşülmeye başlandı.

TBMM’yi temsilen giden heyetin başındaki İsmet Paşa Türkiye’ye bırakılması istenen adaları sıraladı.

Bu adalar arasında Gökçeada ve Bozcaada da bulunuyor.

Ancak adalara özerklik teklifinde dahi bulunulmasına karşın Gökçeada, Bozcaada ve Meis dışındaki tüm adaların Yunanistan’a bırakıldığı ısrarla belirtildi.

Daha sonra görüşmelere ara verilmiş ve 23 Nisan 1923’te Eşek Adası’nın Türkiye’ye bırakıldığı kabul edilmişti.

Meis Adası ise Türkiye’ye verilmedi.

Yine anlaşma sağlanamadı ve görüşmeler kesildi.

Sonunda 24 Temmuz 1923’te Lozan Barış Antlaşması imzalandı. Antlaşmaya göre Gökçeada, Bozcaada, Tavşan Adası, Eşek Adası gibi adalar alınabilmişti.

Ayrıca Anadolu sahillerine üç milden az uzaklıkta bulunan adalar ve adacıklar da Türkiye’ye verilmişti.

*- Hukuki durum

Ege Adaları’nın hukuki yorumu ise burada başlıyor.

Lozan’da Yunanistan’a ve Türkiye’ye verilen adalar dışında bir de egemenliği hukuksal olarak belirtilmemiş adalar-adacıklar bulunuyor. Bütün bu savaşlar öncesinde Ege Adaları Türklerin kontrolünde olduğu için ve de Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı’nın mirasçısı ve hukuki devamı olduğu için adalarda hukuken hak iddia edebiliyoruz.

Yunanistan’a antlaşmalarla verilen adalar belli ise geriye kalan tüm adaların Türkiye’ye ait olması kadar doğal bir şey yoktur.

Burada Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı’nın devamı ya da mirasçısı olmadığını düşünenler olabilir.

Oysaki Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı’dan kalan borçların kendi üzerine düşen kadarını ödeyip reddi miras yapmayarak hukuki olarak Osmanlı’nın devamı ve mirasçısı olduğunu zaten kabul etmiştir. Dolayısıyla Ege’de hukuksal konumu belirlenmemiş her ada ve adacık Türkiye Cumhuriyeti’nin vatan toprağıdır.

Devamını şimdilik yazmayacağım…

Zaten hem CHP hem de diğer muhalefet partileri tarafından, Yunanistan tarafından işgal edilen ada ve adacıklar olarak  gündeme getiriliyor.

***-

GÜNCEL

*- İlk ders Baro Başkanı Aydın Özcan’dan

İzmir Barosu Staj Eğitim Merkezi’nin Şubat 2018 eğitim dönemi başladı. Stajyer avukatlara ilk dersi veren İzmir Barosu Başkanı Av. Aydın Özcan konuşmasında, ‘Avukatlık sabır, mücadele ve cesaret mesleğidir’ dedi.

İzmir Barosu Staj Eğitim Merkezi tarafından düzenlenen ve 330 stajyer avukatın eğitim alacağı Şubat 2018 eğitim dönemi İzmir Barosu Başkanı Av. Aydın Özcan’ın verdiği ilk dersle başladı.

İzmir Barosu Staj Eğitim Merkezi’nin, stajyer avukatların hem teorik bilgilerini yenilemek hem de pratik bilgilerini geliştirmek amacıyla bu eğitimleri planladığını söyleyen Av. Aydın Özcan, seksenin üzerinde gönüllü avukatın bu eğitim çalışmalarında eğitmen olarak görev alarak bilgi ve tecrübelerini paylaştıklarını dile getirdi.

*- Balbay’dan öğrenciler için af çıkışı

CHP İzmir Milletvekili ve TBMM Milli Eğitim Komisyonu Üyesi Mustafa Ali Balbay son yıllarda çok basit gerekçelerle okuldan uzaklaştırılan öğrencileri Meclis gündemine taşıdı. Balbay, ‘okulları ile ilişiği kesilen öğrencilerin yaşadığı eğitim mağduriyetine son verilmeli ve bu öğrenciler için af çıkarılmalı’ dedi.

Balbay Meclis Başkanlığına verdiği soru önergesinde şu değerlendirmede bulundu:

‘Herhangi bir nedenle kayıtlı bulundukları üniversiteden öğrenci ilişiği kesilerek eğitim-öğretimden uzaklaşan genç beyinlerin sayısı her geçen yıl giderek artmaktadır.

Bir disiplin suçu işlemeleri nedeniyle okuldan atılabilecek öğrencilerin, son yıllarda pek çok toplumsal olaya duyarlılık göstermeleri ve iktidarın politikalarına muhalefet eden eylem ve söylemde bulunmaları sebebiyle de okuldan uzaklaştırıldıkları ve ilişiklerinin kesildiği yaşanmaktadır.

Bu durum ülkemizin geleceği açısından kaygı verici bir hal almıştır. Bu ve benzeri gerekçelerle mağdur olan pek çok öğrenci son dönemde bir af talebinde bulunmaktadır. Bakanlığın bu sese kulak vermesini, diliyorum.’