Cin olmadan…

0
34
Hakan Kanber

Sıkça kullanılan argo bir terimdir; “Cin olmadan adam çarpmak.”
Yani; bir işin ustası olmadan, yolunu yordamını öğrenmeden, alfabenin henüz A harfindeyken caka satmak, yüksek perdeden atıp tutmak, işin normali yerine yan yollardan fırıldak çevirmek…

Gündelik yaşamın hangi alanına bakarsanız bakın, çevrenizin “Adam çarpan ya da çarpmaya çalışan cinlerle” sarılı olduğunu görürsünüz…
Çaresi bulunmaz, amansız, toplumu ciddi ölçekte tehdit eden bir hastalığa dönüşmüştür bu tiplerin varlığı.
Virüs gibidirler…
Çarşı, pazar, manav, market, toplu taşım araçları, siyaset, eğitim, sağlık, adalet, basın-medya, cadde, sokak ve daha aklımıza gelmeyen her yerde bu ahlak fukarası “Cin bile olamamış, çarpıcılarla” karşılaşabilirsiniz.
Tabiri caiz ise; adamın gözünden sürmeyi götürürler…
Götürdüklerinin ille de ekonomik boyutlu olması önemli değildir. Hem olmasına da gerek yoktur.
Senden, benden, ondan, bundan, şundan ne götürürlerse kardır kendileri için.

***

Manevi değerlerinizi çalarlar…
Vaktinizi çalarlar…
Yıllarınızı çalarlar…
Sağlığınızı çalarlar…
Eğitiminizden çalarlar…
Emeğinizden, ekmeğinizden çalarlar…
Onların en iyi bildikleri iştir; “Hırsızlık…”

***

Amaç; sadece “Götürmek”, topluma parazit olmak…
Adab-ı muaşeret kuralları, toplumsal otokontrol sistemi ve en önemlisi; sözüm ona, bu cinciklerin kendilerine olan saygıları sıfırın çok altında seyreder…
Bunlar gülünç olurlar, ama umursamazlar…
Yalancıdırlar, bir kere…
Hiçbir şeyden utanmaları yoktur. Utansalar bile belli etmezler. Ar, namus; tertemiz…
Asalak bir böcek gibi yaşamak, onların yaşam tarzı haline gelmiştir çünkü.
Yüzlerinin derisi, ayakkabı köselesinden daha kalındır. Ustura kesmez…
Hayatları, başka bir bedende kan emerek yaşayan kene misalidir. Bundan ar ve hayâ etmezler… Aksine, bedavayı buldukları için mutlu olurlar, başarılı olduklarını zannederler.
Toplumun değer yargılarını hoyratça öğüten değirmen taşlarıdır, bu reziller…
Onları uyarmak için konuştuğunuz şeyleri sadece kendiniz duyar, kendiniz dinlersiniz. Takmazlar…
Bilgi ve görgü birikimleri yok denecek kadar azdır.
Cahil olmak, cahil kalmaktan anlaşılmaz ve ilkel bir haz duyarlar.
“Kallavi” cahildirler…
Ama dilleri pabuç kadardır.
Öğrendikleri birkaç süslü kelime ile kendi eğrilerini, size doğru diye kakalamaya çalışırlar.

***

“Cahil, cesur olur” sözü, onlar için söylenmiştir adeta…
Asıl işleri olan “Çarpıcılık”ı perdelemek için her kalıba girerler.
Onlar için, amaçlarına ulaştıracak her yol mubahtır. Gerisi araba yolu…
Tezgâhı adamına göre açarlar.
Tezgâhta; ağlamak, gülmek, fakir ya da zengin rolü oynamak, camiye veya meyhaneye gitmek, ne ararsan vardır. Fark etmez… Araç, amaçtır bu tiplere…
Söz gelimi; kanca attıkları bir hedef mi var? Ver onlara 2-3 gün, yeter. Kendilerini öyle bir allar pullar, size satarlar ki, işin aslını; yediğiniz kazığı çıkarmaya çalışırken fark edersiniz…
Kendilerine verilen her opsiyonu ve müsamahalı davranışı size karşı silaha dönüştürürler.
Aptallardan beslenirler…
Ya da herkese enayi muamelesi yaparak, yoklama çekerler.
Onların tezgâh açtığı adres; “Yerse Pazarıdır.”
Nasıl olsa yemeyen, gargara yapıp yüzlerine tükürecektir…
Aslında biraz da zavallıdır, onlar.
Deve Kuşu’ndan hiçbir farkları yoktur.
Başları kuma gömülüyken, orta yerde duran damdazlak, kabak gibi, tas gibi kıçlarını kimsenin görmediğini sanırlar.
Aptallıklarının sınırı yoktur.

***

Dedik ya…
Herkese aynı muameleyi çekerler… Mercimek kadar beyinlerinin ürettiği düşük zekâ seviyeleri, kendilerinden akıllı olanlarla baş edemez. “Akıl” önüne tezgâh açmak bir yana, semtine bile uğramazlar, uğrayamazlar…
Sürekli “Tebdil” gezerler. Havanın rengi, kokusu, sıcağı, soğuğu bunu belirler.
Şu günler, tebdil tercihleri; “Politika…”
Dikkat edesiniz, “Tezgâha” gelmeyesiniz…