Ben değil biz!

0
53
Nevin Çınar

“İnsanlar konuşa konuşa , hayvanlar koklaşa koklaşa anlaşır”.

“Ne söylediğin değil, nasıl söylediğin önemlidir”.

Atalarımız bunun gibi ne güzel sözler söylemişler.

Bir bildikleri olmasa söylerlermiydi onca sözleri?

Olmalı ki, dünyayı paylaştığımız, diğer canlılardan farkımız olsun.

Ama yazık ki, bu söylemler çoğunluk için geride kaldı, öykülerde geçer oldu.

İnsanlar kendi bildiğini okur oldular çünkü.

Konuşup anlaşmak ne kelime “Aynı dili konuşur olsak bile anlaşmamız mümkün değil” diyor.

Kim/ kimler dediğinizi duyar gibiyim.

Evet sıkı durun!

Bazı kendini üstün gören, egoları fazlaca şişmiş kimseler.

Zaten millet olarak “Dinlemek” nedir bilmiyoruz ya da işimize gelmediği için dinlemiyor gibi görünüyoruz.

Karşımızdaki konuşurken susturup, savunma mekanizmamıza yükleniyoruz.

Ağzımızı bir açıp, pir açıyoruz.

Susturabilene aşkolsun!

Sakin sakin fikirlerimizi tartışmak yerine sinir katsayımızın artmasından mı nedir, yerini hakaretlere bırakıyor.

“Balık baştan kokar” dediğinizi tahmin edebiliyorum.

Halkımız, kendilerini temsil etmek için seçip meclise gönderdiği milletvekillerini hicap duyarak izliyor.

Çok değil, referandum ve öncesinde meclis salonunu, döğüş arenasına benzetmediler mi?

Sözler konuşacağına, yumruklar konuşmuştu.

Kim kimi nakavt eder, derdindelerdi.

Aslında kaba kuvvet gösterisi yerine, bilgilerin konuşsun ey seçilip meclise gönderdiklerimiz.

Halkın derdi ile, istekleri ile kafa yoran, meclise taşıyan yok gibi.

Üzülüyorum, kahroluyorum, seçtiğime bin pişmanlık duyuyorum.

Koca koca, yaşını başını almış insanlar, halkına örnek olacak insanlar bunlar.

Geçmişte ne ise gelecekte de aynı manzaraları göreceğiz ve görüyoruz da.

Sadece meclis salonları değil, insanlar arasında saygı kalmadı.

Saygısız bir toplum olduk çıktık.

Saygı, o da ne?

Saygı, işe yaramazların gözünde çöpte yerini buldu.

Egomuz herşeyin önüne hatta bizden önce koşar adım gider oldu.

Haksız mıyım?

Artık herşeyde olmasa bile çoğu şeylerde menfaat aranır hale gelmedi mi?

Dost diyorsunuz, belki anlatılması sakıncalı  özellerinizi paylaşıyorsunuz, ama bir gün bakıyorsunuz ki, dosluk sahtekarlıkla süslenmiş, anlayamamışsınız.

Yaratalışımızda hamurumuza konan insani duygular yerini kağıt parçalarına, kendi önümüze geçeçek etiketlere ünvanlara bırakmış.

Bizlere neler oluyor!

Karşımızdaki insanları kendi isteklerimiz altına alarak, “Şunu yap” “Oraya gitme”vs diyerek istediğimiz bir kalıba sokmaya çaba gösteriyoruz.

Hakkımız olmadan hemde.

Bize uyum sağladığı sürece seviyoruz.

İnsanları olduğu gibi kabul etme gibi duygularımızı yitirdik mi ne?

Önce herşeyi olduğu gibi sevmekle işe başlamalıyız.

Ne der Yunus Emre “Yaratılanı severim yaratandan ötürü”

insanların oturmuş karakterlerini değiştirme gibi bir lüksümüz olmadığına ve değişmeyeceğine göre olduğu gibi kabul etmek, yapabileceğimiz en olgun davranıştır.

Ha eğer toplum ahlakına, toplum geleneklerine ters düşen bir hareketini görürsek, ılımlı kırıcı olmadan, verilerle ikaz etmek bence en büyük insanlık davranışıdır.

Hatasız kul olmaz!

Hiçbir insanoğlu dört dörtlük değildir.

O zaman yapılan hataları kimler yapıyor?

Hepimiz! masum muyuz?

Herkesi hataları ile kabul etmeyi, unuttuğumuz ya da tozlu raflara kaldırdığımız hoşgörümüzü çıkarmanın, kullanmanın zamanı geldi de geçiyor bile.

Hiç birimiz melek gibi günahsız  değiliz.

Birininin canını yakınca kendimizi daha mı büyümüş hissediyoruz? yani.

Artık “ben buyum!” diyerek kendimizi ispatlamayı bırakıp, tek başımıza değil, toplum içinde yaşadığımızı anımsayalım.

“Bir elin nesi var, iki elin sesi var” büyüklerimiz ne güzel söylemişler.

Anlayan için…